Kitap özetleri - Kitapözetleri - kitaplar - roman özetleri - hikaye özetleri - E Kitap - Kitap Oku
4 Nis
KİTABIN ÖZETİ
Kitap, iki Yahudi genç araştırmacı tarafından yazılmıştır. Daha fikir aşamasından başlayarak, İsrail’in kuruluşunun ilk günleri, bağımsızlığını elde ettiği 50 yıl içerisindeki önemli olaylar, ülke için kilometre taşı sayılabilecek dönemler anlatılmaktadır. Kitap, eski başbakanlardan Shimon PERES’in önsözü ile başlamaktadır. Yazdığı önsözde Peres’in şu ifadesi özellikle kayda değer bir cümledir: “Bu kitaptaki fotoğraflar dağlardaki yankılar gibi İsrail’in tüm hikayesini anlatamamaktadır. Ama hepsi İsrail’in varlığının kesin ve şüphe götürmez kanıtıdır.”
Önsözü “Bir ülke inşa etmek” isimli ilk bölüm takip etmektedir. Bu bölümde, 1890′lı yılların sonlarına doğru Avrupa’da yaşayan Yahudiler arasında ortaya çıkan kendilerine ait bir vatan elde etme fikirleri anlatılmaktadır. Ayrıca, 1897 yılında İsviçre’nin Basel şehrinde icra edilen Siyonist Kongresi anlatılmaktadır. Bu kongrenin fikir babası babası olarak “Theodor HERZL” kabul edilmektedir. Herzl, “Eğer inanırsan Yahudi ülkesi bir rüyanın ötesinde gerçek olur ” cümlesiyle hatırlanmaktadır. Bu bölümde ayrıca bugünkü İsrail’in 1900′lü yıllardaki durumundan bahsedilmektedir. Kitapta kullanılan fotoğraflarla bugün modern şehirlerin yükseldiği yerlerin o yıllardaki hali sergilenmekte, Yahudilerin bu bölgeye yerleştiklerinde zor şartlar altında mücadele vererek elde ettikleri başarılar sık sık ifade edilmektedir. Bu arada yine bu bölümde önemli tarihi anlara ışık tutulmaktadır. Bunlardan bir tanesi 1917 yılında İngiliz Dışişleri sekreteri Alfred J. BALFOUR tarafından Yahudi banker Lord ROTHSCHILD’e yazılan ünlü BALFOUR deklarasyonudur. Deklarasyonun metni “Majestelerinin hükümeti Filistin’de Yahudiler için ulusal bir yer verilmesine olumlu bakmaktadır ve bunu gerçekleştirmek için elindeki tüm imkanları kullanacaktır” demektedir.
İkinci bölüm “Bağımsızlığı Elde Etmek” isimlidir. Bu bölümde dünyanın bir çok yeri 1940′lı yılları İkinci Dünya Savaşının enkazı ile hatırlarken bu yılların Yahudiler için, yok olmanın yanında bağımsızlığın kazanıldığı yıllar anlamına da geldiği ifade edilmektedir. 14 Mayıs 1948 günü İsrail bağımsızlığını ilan etmiştir. Bağımsızlığı ilan ederken David Ben-GURİON şu sözlerle halkına hitap etmiştir “İsrail ülkesinde Yahudiler yetiştiler. Bu yetişmeden İsrail ülkesi ruhsal, dinsel ve politik özeliklerini kazandı�Bu sebeple şu an itibarı ile, İsrail topraklarında bir Yahudi devletinin, İsrail devletinin kurulduğunu ilan ederiz”. Bu ilandan kısa süre sonra binlerce insan Rothschild Bulvarındaki müze civarında sevinç gösterileri yapmak üzere toplanmıştır. 15 Mayıs 1948, bu kez İsrail parlamentosunda yine David Ben-GURİON “Dün İsrail’de sıradışı bir şey oldu ” cümlesiyle başlayan uzun bir konuşma yaptı.
İsrail’in bağımsızlığını ilan etmesiyle birlikte zaten var olan Arap-Yahudi çatışması daha da alevlendi. Bu sıralarda Harel Tugayı isimli yeni bir birlik teşkil edilmişti. Birlik Kudüs’e İsrail’in bağlantısını sağlayacak bir koridor açmayı amaçlıyordu. Bu tugayın komutanlığını daha sonra başbakanlığa yükselecek olan Yitzhak RABİN yapmaktaydı.
İsrail kendisini çevreleyen Arap ülkeleri ile savaşırken bu arada sürekli Yahudi göçü almaya devam etti. Devlet bir yandan da yeni gelen bu insanların hayatta kalabilmesi ve ülkenin sistemine adapte olabilmesi için destek sağlamaya çalıştı. Yahudiler dünyanın dört bir köşesine dağılmış olduğundan gelen göçmenler tamamiyle birbirinden farklıydı. Bu durum devlet için üstesinden gelinmesi oldukça zor bir problem teşkil ediyordu. Herkes kendi yaşam ve düşünce sisteminin yeni kurulan İsrail devletine egemen olmasını istiyordu. Bir yandan Avrupa ve Amerika’dan göçmüş kültürlü ve varlıklı Yahudiler, diğer taraftan komünist ülkelerden gelmiş aydın ve komünist Yahudiler, Kuzey Afrika’dan, Orta Doğu ülkelerinden ve Asya’nın uzak yerlerinden gelmiş göreceli olarak daha az kültürlü Yahudiler… Tüm bu insanların bir arada yaşaması gerekiyordu ve şartlar özellikle ilk zamanlarda çok ağırdı. Herkes göreceli olarak daha iyi durumda olan sahil kesimlere yerleşmeyi planlıyordu. Ama bu mümkün değildi. Devlet tüm toprakların savunulması ve Arap azınlık yanında çoğunluğun elde edilmesi için istemeseler de yeni göçmenleri değişik yerlere gönderdi. Bu arada Araplarla çatışmalar hiç dinmedi. 1956 yılında Mısır ile Sina Yarımadasında Dört Gün Savaşı yaşandı ve kazanıldı. Benzer durum 1967′de bu kez Altı Gün Savaşı ismiyle tekrar yaşandı ve İsrail bu savaştan da galip ayrıldı. 7 Haziran 1967 tarihinde Yahudi askerleri yaklaşık 2000 yıl aradan sonra Kudüs’e galip bir ordunun mensubu olarak girdiler. Bu İsrail tarihindeki en önemli olaylardan biriydi. Savaşlar ve çatışmalar Filistinli Arapların hayatını sürekli zorlaştırdı. İsrail devamlı olarak büyürken Arapların büyük bölümü canlarını kurtarıp mülteci kamplarına sığınmak zorunda kaldılar.
Diğer taraftan İsrail’in değişik alanlardaki faaliyetleri de devam etti. 1977 yılında Maccabi Tel Aviv takımı Avrupa basketbol şampiyonu oldu. Bu olay İsraillilerin kendilerine olan güveninin artmasını sağladı. Hatta bir oyuncu maçtan sonra “Artık haritadayız” yorumunu yaparak bir ülke karakteri kazanmanın kendileri için ne kadar önemli olduğunu ifade etti.
Özellikle Yitzyak RABİN döneminde Araplarla barış planları yapıldıysa da bu mümkün olmadı. Rabin aşırı sağcı bir Yahudi tarafından suikast sonucu öldürüldü ve İsrail 50nci yılını da kan ve savaş dolu bir ortamda geçirdi.
4 Nis
1 Algılama Özgürlüğü: Sağlıksız anababa çocuklarını geçmişe, geleceğe veya olması gerekene yöneltir; o an olan olayları olduğu gibi algılamalarına izin vermez. 2 Kendi düşündüğünü olduğu gibi ifade edebilme özgürlüğü: Sağlıksız anababa, çocuklarının ne düşündüğüyle ilgilenmez, ne düşünmesi ve yapması gerektiğiyle ilgilenir.Sağlıklı aile ortamı çocuğun kendine özgü algılamasını ve düşüncesinin ifade etme olanağı sağlar; sağlıksız aile, çocuğun nasıl algılaması, düşünmesi ve davranması gerektiğiyle ilgilenir, çocukları belirli bir kalıba sokmak, onlar için, çocuğun kendisi olarak gelişmesinden daha önemlidir. 3 Kendi duygularını olduğu gibi ifade edebilme özgürlüğü: Sağlıksız aile ortamı içinde çocuğun hangi duygular içinde olduğuna önem verilmez, hangi duyguları ifade etmesi gerektiği daha önemlidir.Çocuk gülüyorsa gülmesi, ağlıyorsa ağlaması kınanır.Korkmuşsa,korkaklığıyla alay edilir. Çocuğa duygularını ifade hakkı verilmez, kapa çeneni, denir. 4 Karar verme özgürlüğü: Çocukların kendi arzularına göre birşeyi isteme yada reddetme özgürlüğü yoktur.Sağlıklı ailede ise çocuğa ne istediğine kendisinin karar vermesi ve bu kararın sorumluluğunu yüklenmesi beklenir öğretilir. Sağlıklı ailede çocuk yemek yemeye zorlanmaz. Yemek zamanı gelince ailenin beraberce yemek yemesi beklenir; ne varki kimse belirli bir miktar yemeye zorlanmaz .Yemek zamanı yemeyen çocuk bir saat sonra, Benim karnım acıktı, bana yemek ver, diye annesine gelince annesi ‘’Bir saat önce yemek zamanıydı, o zaman yemedin.Burası lokanta değil, istediğin zaman sana yemek hazırlanamaz.Önümüzdeki yemek zamanına kadar beklemek zorundasın’’ , der .Böylece çocuk sofrada yemek yememe davranışının sonucuna katlanmak zorunda brakılır.Anne yemek masasında cocuğuna, ‘’Şimdi iyice ye de, bir saat sonra benim karşıma , anne karnım aç diye çıkma !’’ demez.İstediği kadar yemek yeme yine çocuğun kararına brakılır. Sağlıksız ailede , çocuğun neyi ne kadar yemesi gerektiği sürekli kendisine söylenir.Çocuğun kendi davranışlarından sorumluluk almasına olanak verilmez.Sorumluluk kazanan insan zamanla bağımsız olmaya yönelir; sağlıksız ailenin ise bağımsız insana tahammülü yoktur. 5 Olmak istediği yönde gelişerek kendi özünü gerçekleştirme özgürlüğü:Sağlıksız ailede , kimin ne olması gerektiği aile içindeki katı kurallar çerçevesinde belirlenmiştir.Kişinin nasıl bir insan olarak yaşamını sürdürmesi gerektiği, dolaylı ve dolaysız , sürekli kendisine empoze edilir.Bu tür yönlendirme küçükken çocuğun nasıl bir oyun oynayacağı ile ilgili iken büyüdükçe nasıl meslek seçmesi ve kiminle evlenmesi gerektiğine dönüşür.’ İç çocuğu utanca boğulan yalnız kalmaktan nefret eder, yalnız kalmamak için elinden geleni yapar. Her zaman başkalarının bekledikleri yapar; kendi sorunlarına çare bulmaktan daha çok başkalarının sorunlarını çözmeye yönelir. Mahcubiyet sağlıklıdır. Bizim kendimizden beklediklerimizi, kendi gücümüzün sınırlarını bildiğimizi, bazı temel iç ilke ve değerleri içimize sindirip sindiremediğimizi gösteren bir duygudur. Mahcubiyet duygusunun kaynağı kişinin kendi özü, kendi algılaması, kendi değerlendirmesidir.Bunun temelinde vicdan vardır.Utanç duygusunun temelinde başkalarının beklentilerini yerine getirmeme korkusu vardır. Mahcup olan kişi kendi beklentilerini yerine getirmediği için utanıyor ve bu süreç sonunda kendi sınırlarını ve alçakgönüllü olmayı öğreniyor. Kişi kendi paradigmasını değerli bulmalı, bir anlamda o paradigmaya saplanıp kalmalı.
4 Nis
KİTABIN ÖZETİ
Bir fikir eseri olan kitap, 210 sayfadır. Kitapta; 1900′lü yıllardan bugüne kadar bilimsel olarak incelenmeye başlanan “Yönetim” olgusu ile ilgili kavram ve teorilerin değişikliğe uğrayıp uğramadığı tartışılmaktadır.
Günümüze kadar “Yönetim” kavramı birçok farklı açıdan incelenmiş ve formüle edilmiştir. Tarihi süreç içinde yirminci yüzyılın başlarında ilk önce klasik yönetim anlayışı geliştirilmiş, daha sonra bunu Neo-klasik anlayışın ortaya çıkışı takip etmiştir. Klasik anlayışa göre, insan sürecin bir parçasıdır ve makinelerden farksızdır. Bu anlayışa karşı toplumsal tepkiler oluşmaya başlayınca sadece insan ihtiyaçlarını tatmin etmeyi esas alan Neo-klasik anlayış, sosyolog ve psikologlar tarafından ortaya atılmıştır. Daha sonra önceki iki anlayışın sentezi ve biraz da geliştirilmiş şekli olan modern yaklaşım çerçevesinde “Sistem” ve “Durumsallık” Yaklaşımları gündeme gelmiştir. Kısaca organizasyonlar için genel değil, özel reçetelerin hazırlanması gerektiğini savunan modern yaklaşımı da, modern sonrası çağdaş kavram ve yaklaşımlar takip etmiştir. Yalnız bu çağdaş kavram ve yaklaşımlar önceki teoriler kadar genel kabul görmeyip bölgesel uygulamalar düzeyinde kaldığından henüz tam şekillenmemiştir denilebilir. İşte bu noktadan itibaren yönetim anlayışının gelecekte nasıl şekilleneceğini tahmin etmenin gereği gündeme gelmektedir.
Kitabın yazarı, bu kitapta yönetim olgusunun gelecekte takip edeceği yönü kestirmek üzere, geçmiş eğilimleri de dikkate alarak, konuyu altı ayrı başlık altında irdelemiştir.
Birinci bölümde yönetim konusunda şu ana kadar oluşmuş paradigmalar hakkındaki tespitlerini kaleme almıştır. Yazarın oluştuğunu düşündüğü paradigmalar arasında; yönetim olgusuna ilişkin varsayımların önemi, yönetimin sadece işletme yönetimi olarak algılanması, tek doğru organizasyon yapısını bulma çabaları, organizasyon içerisinde insanı yönetmenin tek doğru yolunu bulma gayretleri, teknoloji onun son kullanıcılarının sabitliğine ilişkin kabuller, yönetimin faaliyet alanının hukuki olarak ve politik açıdan belirlenmiş olması ile yönetimin ilgi alanına ilişkin kabuller yer almaktadır. Bu bölümde, önceki cümlede adı geçen paradigmalar yazar tarafından birer birer ele alınmış ve tartışılmıştır. Sonuç olarak, paradigmaların yanıtları verilmek yerine kasıtlı olarak sorular ortaya atılmıştır. Nedeni ise şu şekilde açıklanmıştır: “Modern toplumun ve ekonominin merkezi ne teknoloji, ne bilgi, ne de verimliliktir. Bu, sonuç üretmek amacıyla var olan ve toplumun bir organı olan yönetilen kurumdur. Yönetim, kurumların sonuca götürülmesinde kullanılabilecek çok önemli bir araçtır, işlevdir ve alettir. Bu nedenledir ki; nihai bir yönetim paradigmasına ihtiyaç vardır. Kurumun performansını ve sonuçlarını, kurum içinde ve dışında, kurumun kontrolünde ve kontrolü dışında etkileyen her şey yönetimin ilgi ve sorumluluğu dahilindedir.
İkinci bölümde; organizasyonları yeni stratejiler geliştirmeye iten nedenler ele alınmış ve incelenmiştir. Bunlar arasında; düşmeye başlayan doğum oranı, kullanılabilir gelir dağılımı, performansın tanımı ile ilgili yargı değişiklikleri, mevcut büyüme endüstrileri, küresel rekabet, ekonomik gerçekler ile politik gerçekler arasında artan uyuşmazlıklar sıralanmıştır. Sonuç olarak; bu sorulara cevap bulunduktan sonra stratejiler belirlenmelidir. Yapısal, ekonomik, sosyal, politik ve teknolojik dönüşümden kaynaklanan büyük değişimin yaşandığı günümüzde, mücadelede başarılı olamayan kurumlar piyasada tutunamayacaklardır.
Üçüncü bölümde; değişim liderliğinden bahsedilmektedir. Yazara göre değişimi kimse yönetemez, ancak değişimde uygulamaya konulacak politikalar üretilebilir. Bu politikaların amacı, sürekli iyileştirme olmalıdır. Başarıdan yararlanan kurumların değişimi yaratabileceği ifade edilmektedir. Bu arada, kurumların kaçınması gereken davranışlar da sıralanmıştır. Değişimin ancak, sürekli olursa kuruma yarar sağlayabileceği belirtilmiştir. Geleceğe yön vermek için değişime öncü olmak gerektiği vurgulanmıştır.
Dördüncü bölümde; enformasyon/bilgi tartışmalarının yapıldığını görmekteyiz. Yeni bilgi devriminden ve bilgi teknolojisinde teknolojiden bilgiye uzanan ilişki araştırılmaktadır. Ayrıca teknoloji uzmanları için tarihten alınması gereken bazı dersler dile getirilmiştir. Kurumların ve yöneticilerinin ne kadar bilgiye ihtiyaç duydukları tartışıldıktan sonra bilginin yönetilmesi gerektiği vurgulanmıştır. Bilgi çokluğundan doğacak karmaşanın önüne geçmek için bilginin düzenlenmesi gerektiğine işaret edilmiştir. Bilgi ile beraber artık dışarı açılmanın kaçınılmaz olduğu ifade edilerek bölüm tamamlanmıştır.
Beşinci bölümde, bilgi işçisinin verimliliği konusu tartışılmıştır. Artık emek yoğun işgücünden bilgi yoğun işgücü devrine geçilmiştir. Yönetim olgusuna ilişkin ilk teoriler ortaya atılırken amaç; el işçisinin verimliliğini artırmaktı. Bunun için ilkeler geliştirildi ve el işçisinin gelecek dönemlerde de verimliliğini sağlamak için alınacak tedbirler belirlenmiştir. Şimdi bilgi işçisinin verimliliğine ilişkin verilerin, ilkelerin belirlenmesi zamanı… İşte bu bölümde bilgi işçilerinin verimliliğini artırmak için alınabilecek tedbirler tartışılmıştır. 21nci yüzyılda kurumların en değerli varlığının bilgi işçileri ve onların verimlilikleri olacağı ifade edilerek bölüm tamamlanmıştır.
Altıncı ve son bölümde ise; 21nci yüzyılda kurumlar için başarının sırrı olacak insan faktörü derinlemesine ele alınmıştır. Yazar, bilgi işçisi ve onların, yöneticinin yerine kendilerini koyduktan sonra her bireyin neler yapması gerektiğini incelemiştir. Herkesin kendisini nasıl yöneteceğini irdelerken, öncelikle bireyin güçlü yanlarının neler olduğunu belirlemesi gerektiğini vurgulamıştır. Daha sonra bireysel performansımıza ilişkin gerçekçi tespitler yapmamız gerektiği ifade edilmiştir. Bireyin, kendisinin nereye ait olduğunu sorgulamasının arkasından ait olduğu kuruma ne kadar katkı sağladığını düşünmesini tavsiye etmektedir. Uzun süre hizmet eden birisinin çalışma hayatında genç ve fikren canlı kalmayı öğrenmesi gerektiğine işaret etmektedir. Yazar, gelecekte insanların yapmakta olduklarını nasıl ve ne zaman değiştireceklerini; bunu nasıl ve ne zaman yapacaklarını öğrenmek zorunda kalacaklarını ifade ederek altıncı bölümü tamamlamaktadır.
Sonuç olarak; kitap gelecekten söz etmektedir. Kitapta anlatılan sorunlar, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin tümünde değişik dozlarda yaşanmaktadır. Yazara göre bu sorunları belirlemek, analiz etmek ve bunlara çözüm bulmak mümkündür. Bazı organizasyon ve yöneticilerin bu işi profesyonelce yaptığından bahsetmektedir. Bu kurumların/yöneticilerin kendilerini geleceğin mücadelesine hazırladıkları için gelecekte lider olacaklarını ve geleceğe hükmedeceklerini ifade etmektedir. Durup bekleyenlerin ise geride kalmaya mahkum olacağını, belki de hayatta kalmayı bile başaramayacağını iddia etmektedir.
4 Nis
KİTABIN ADI 21.yüzyılda Türkiye
KİTABIN YAZARI Prof. Dr. Emre KONGAR
BASIM TARİHİ 1998
KİTABIN YAYIM MAKSADI Türkiye’nin toplumsal yapısının değerlendirilmesi.
KİTAP ÖZETİ / TANIMI
1 NCİ BÖLÜM (TÜRKİYEDE TOPLUMSAL YAPININ TEMELLERİ) :
Osmanlı İmparatorluk Sistemi, toprak düzenine ve merkezi iktidara dayanmaktadır. Bu özellik ekonominin kapitalist olmasını ve sermaye birikimini engellemektedir. Batıda gelişen ulusçuluk akımları imparatorluğun azınlık nüfusuna ayrılmalarında etkili rol oynamıştır. Osmanlı dönemindeki batılılaşma çabaları, devletin üzerindeki batı denetimini ve ekonomik baskıyı artırmaktan başka bir işearamamıştır. Buna karşılık Atatürk; batılılaşmayı, batı uyruğundan kurtarmada bir araç olarak kullanmıştır.
Osmanlının siyasal birikimi, dine ve padişah otoritesine dayalı bir anayasal monarşi, yabancı denetimi altında bir devlet ve ulusçuluk akımları etkisinde parçalanmış siyasal birliktir. Osmanlının toplumsal kesimlerinden biri olan asker kesimi, sınıflar içinde en yenilikçi ve en büyük gücünü teşkil.etmektedir.
Osmanlı’daki ideolojik birikimin temel özelliğini ise imparatorluk çöküş döneminde gecikmiş olarak ortaya çıkan, Türk. Ulusçuluk.akımı.oluşturmaktadır.
Bağımsızlık Savaşı, Mustafa Kemal’in elinde dağılan, parçalanan ülkenin tüm siyasal ve kültürel yapısını değiştirmede bir araç olmuştur. Atatürk siyasal devrimlerinde eğitimsel, kültürel ve hukuksal yenilikleri batı dünyasının yüzyıl önce geçirmiş olduğu toplumsal ve ekonomik değişmeleri hızla gerçekleştirmenin aracı olarak kullanıyordu. Böylece çağdaş ve dışa dönük bir toplum modeli yaratmayı amaçlamıştır.
2 NCİ BÖLÜM (TÜRKİYE’DE DEĞİŞMENİN ARAÇLARI OLARAK YAPISAL ÖĞELER)
Yeni Cumhuriyetin amacı dış denetimden arınmış girişimci ulusal sermaye sınıfı yaratmaktır. Bu siyasetin temelleri 1923 yılında Cumhuriyetin sahip olduğu toplumsal ve ekonomik yapıyla Atatürk’ün kurmuş olduğu ilkeleri kıstas almaktadır. Ekonomi siyasetin ana ilkeleri, İzmir iktisat Kongresinde.saptanmıştır.
Geliştirilmek istenen sermaye sınıfına devletçilik ilkesi.ile.yön. verilmiştir.
1950 yılında çok partili döneme geçişin ekonomik ve siyasal zorunluluğun altında demokratikleşme, ulusal sermaye sınıfı belirginleşmeye başlamıştır. 1950’den sonraki gelişmeler ile güçlenen burjuvazi gelenekçi-liberal cephenin içinde önemli bir öğe durumuna gelmiş, yalnız 1950-1960 arasındaki bu benimseme dönemi sırasında Atatürkçülük’ten bazı sapmalar ortaya çıkmıştır. TSK.’nin 1960 eylemi, toplumu çağdaş modellere uygun olarak değiştirmek istenen devletçi-seçkinciler adına yapılan bir başka çabayı oluşturmuştur. Asıl sorun, 1958 yılından günümüze kadar istikrar tedbirlerini doğuran yapısal nedenlerin ortadan kalkmasıydı. Faiz ve rant üzerinde gelişen ekonomi, çarpıklığını sonraki dönemlere de kısır.döngülü.bir.şekilde.aktarmıştır.
3 NCÜ BÖLÜM (DIŞ ÖĞELERİN ETKİLERİ)
21.yüzyıl Türkiye’nin en büyük belirleyicisi dış dünyadaki gelişmeler ve uluslararası sermayenin etkisi olacaktır. En büyük adımı ise Avrupa Birliğine girme isteği oluşturmuştur. Dağılan Sovyetler’den kopan Cumhuriyetlerle artan ilişkiler ekonomiyi olumlu yönde etkileyeceği kesindir. Kısaca,Türk ekonomisi belli aşamaları geçirmiş olmakla beraber sağlam ve sağlıklı yapıya kavuşamadığı ve dış dünyaya bağlı hareket edemediği gerçektir.
Türkiye’nin 21. yüzyılda küreselleşme çerçevesinde bir bölgesel güç olarak dünya arenasına çıkması hem bölgesinde komşularıyla iyi ilişkiler geliştirebilmesine hem de dünya üzerinde Japonya’dan Birleşik Amerika’ya kadar çeşitli ekonomik ve siyasal ittifaklar oluşturabilmesine bağlı görünmektedir.
4 NCÜ BÖLÜM (TÜRKİYE’DE TOPLUMSAL YAPININ VE DEĞİŞMENİN GÖRÜNÜMLERİ)
Toplumsal yapının ve değişmenin göstergesi incelendiğinde teknolojik gelişme ile nüfus artışının ters orantılı geliştiği görülmüştür. Demografik dağılımın bozukluğu kaynakların etkin kullanımını zora sokmaktadır. İlk ve orta öğretimle birlikte yüksek öğretimde gerek nitelik, gerekse nicelik bakımından 21 nci yüzyılda Türkiye’nin gereksinimlerine yanıt vermekten uzaktır. Çalışan nüfusun sosyal güvenlik önlemleri son derece yetersizdir. Türkiye’nin en önemli sorun alanları, hem fiziksel hem hukuksal, siyasal ve toplumsal olarak kent hukuku dışında gelişmiş olan alanlar, eski gecekondular olacaktır.
5 NCİ BÖLÜM (TÜRKİYE’DE TOPLUMSAL YAPININ VE DEĞİŞMENİN DEĞERLENDİRİLMESİ)
1980 sonrası yaşanan ekonomik gelişmeler; 21 nci yüzyıl Türkiye’si açısından tarım kesiminin de artık sanayi ülkelerindeki yapıya yavaş yavaş yaklaştığını göstermektedir.
Gelecek yüzyılda, Türkiye’deki toplumsal sınıflar ile siyaset arasındaki ilişkiler bire bir ekonomik kökenli olmadığı, buna karşılık ideolojik oluşmaların bu ilişkileri önemli ölçüde etkileyeceği. gözlenmektedir.
Türkiye gelecekte üç temel sürecin etkisinde kalacaktır. Birincisi, dış dünyadan gelen siyasal, ekonomik ve kültürel alanlarda farklı etkileri olan küreselleşmedir. İkincisi, kaçak yapılaşma ile simgeleşen ve tüm siyasal ahlakı da pençesine alan bir yağma kültürünü temsil eden kentleşmedir. Sonuncusu ise, hem Cumhuriyetin tarihinden gelen hemde evrensel oluşumların desteklediği, katılım ilkesinin yaygınlaşmasında ve etkinleşmesine dayalı olan demokratikleşmedir.
Önümüzdeki yüzyılda, Türkiye’yi yönlendirecek belirleyici güçler de üç merkezli görünmektedir. Birinci güç; dış dünyanın belirleyiciliği açısından tarihsel olarak da Türkiye’nin biçimlenmesinde önemli roller oynamış ve küreselleşme süreci ile bu konumu iyice kurumlaşan Amerika Birleşik Devletleri’dir. İkinci güç; gelişmesi için kendisine destek verilmiş olan ve sonunda kitle iletişim araçlarının mülkiyetine de sahip olarak bu gücünün doruğuna ulaşmış olan büyük sermayedir. Üçüncü güç, Türkiye’nin çağdaş bir ulus-devlete geçişinde rol oynayan, bölücü terör ve şeriat tehdidi karşısında yeniden ön plana çıkan.askeri.bürokrasidir.
Küreselleşmenin birinci niteliği, siyasi ve askeri alanda Amerika Birleşik Devletlerinin egemenliği ve dünya jandarmalığı rolüne soyunmuş olmasıdır. İkinci niteliği, ekonomik alanda uluslararası sermayenin egemenliğidir. Üçüncüsü ise; tüm dünyada bir örnek tüketim kültürü oluşturmaya yöneliktir. Dördüncü niteliği, mikro milliyetçilik akımlarını.güçlendirmesidir.
SONUÇ
A.KİTABIN ANA FİKRİ :
21 nci Yüzyıla girerken Türkiye’deki toplumsal yapı ve toplumsal.değişmenin.faktörlerinin .incelenmesidir.
B.KİTABIN GETİRDİĞİ YENİLİKLER :
Yazar kitabında, 21. yüzyıla girerken Türkiye’nin toplumsal yapısını ve değişmesini dış dünya, ideoloji ve sınıfsal gelişme öğelerinden oluşan toplumbilimsel bir model olarak ele almış, tarihsel .çözümlemesini.yapmıştır.
Yazar, ülkede yaşanan sorunlara ve tarihsel perspektifte siyasal ve ekonomik oluşumlara bilirli bir ideolojiden değil, objektif olarak.toplum .bilimi.ile.yaklaşmıştır.
Kitapta 21. yüzyılda karşılaşacağımız muhtemel sosyo-ekonomik problemler ve bunların çözüm yolları ile ülkenin gerek kendi iç dinamiklerini gerekse dış öğelerin dayatacağı oluşumlar ve bunların siyasal ekonomi etkilerini bir anlamda öngörü .olarak. bulmak. mümkündür.
C. KİTAP HAKKINDA GENEL DEĞERLENDİRME VE TEKLİFLER :
Yazar toplumsal yapı ve değimi çözümlerken her bir konu için sistematik ve kronolojik yaklaşmıştır. Bu da okura her konu hakkında siyasal ve ekonomik dönemler arasında birbirini tamamlayan geçişler yapmasını kolaylaştırmıştır.
21 nci yüzyılda dış dünyadaki küreselleşme, demokratikleşme, uluslararası sermaye gibi oluşumların ülkemizi nasıl etkileyeceği üzerindeki görüşler okurla paylaşılmış olup, özellikle karar alıcılar ve politika oluşturuculara yön verecek çarpıcı sonuçlar çıkartılmıştır.
Kitabın bir özelliği de dilinin anlaşılabilir olması ve ulaşılan sonuçların net ifadelerle anlatılarak gelecekteki olası sosyal ve ekonomik darboğazları belirlemiş olmasıdır.
4 Nis
20. Yüzyıl Konuşmaları
KİTABIN ÖZETİ :
Hitabet sanatının el kitabı niteliğindeki bu antoloji, kitlelerin nabzını tutan, insanlık ve dünya tarihini en etkili silahla; sözle yönlendiren hatiplerin en önemli konuşmalarını içermektedir.
Çeşitli ülkelerden liderlere ait toplam 142 konuşmanın yer aldığı; “20.Yüzyıl Konuşmaları” isimli bu antoloji her konuşma metnini üç ana kısma ayırıyor: İlk kısımda hatibin hangi şartlar ve olaylar içerisinde bu konuşmayı yaptığını, toplumun / dinleyicilerin ve kendisinin beklentisinin ne olduğu gibi son derece yararlı ayrıntılara nutuk metinleri öncesinde yer veriyor. İkinci kısımda ise konuşma metni yer alıyor. Ve son kısımda, konuşma metninin hemen ardından, konuşmanın hangi olay ve gelişmelere neden olduğu, toplumda ve siyasal – politik hayatta ne gibi değişikliklere yol açtığı da bilgi olarak okuyucuya sunuluyor. Böylelikle okuyucu, konuşmanın bünyesinde barındırdığı etkiyi, toplumları ve olayları yönlendirme gücünü, konuşmanın yapıldığı tarih ve ülkeye ait şartları öğrenerek daha iyi yakalayabiliyor.
“The Times”, “Today”, “Western Morning” ve “Sunday Times” gibi dergi ve gazetelerin editörlüğünü yapan Brian MacArthur, edebiyat dünyasına kazandırdığı bu son derece faydalı eseriyle, ister Çekoslovakya’da ahlakın bozulmasına yol açan zehirin köklerini kazımayı amaçlayan Vaclav Havel’in, ister ülkedeki muhalif sanayicileri kendi safına çekmeye çalışan Churchill’in, askerine dövüşecek gücü ve cesareti aşılayan Genaral Patton’un ya da kadınlara oy hakkı elde ettirmek için mücadele eden Emmeline Pankhrust’un, isterse modern başkanlık konuşmalarına standart oluşturan J.F.Kennedy’nin konuşmalarında barınan sihirli gücün, insanların tutumlarını, düşüncelerini de inançlarını özelliğini taşıyan bu antolojide yer alan konuşmalar, 1899’dan başlayark kronolojik sırayla, yüzyılımızdaki büyük olayların akışına paralel biçimde sunulmaktadır. Eski ABD başkanlarından Theodore Roosvelt’in konuşmasıyla başlayan ve günümüz İngiltere Kraliçesi 2.Elizabeth’inkiyle son bulan antolojide, İrlandalı yurtsever Patrick Pearse gibi büyük eylem adamlarının, William Faulkner gibi büyük edebiyatçıların, Julius Oppenheimer gibi bilim adamlarının, Betty Friedan gibi kadın hareketi öncülerinin, Churchill’den Gandhi’ye oradan Reagan’a kadar pek çok devlet liderinin de konuşmalarını bulmak mümkün. Bu konuşmaların kimi özgürlük, barış, yepyeni umutlar adına kitlelere gücünü ortaya koyma cesaretini kazandırmış, kimi de insanlığa en acı günlerini yaşatan süreçleri harekete geçirmiştir.
Kitap aynı zamanda, etkili bir konuşmanın; zamana göre, kullanılan araçlara, konuşmanın yapıldığı mekana, konuşmanın yapıldığı şartlara, kullanılan iletişim araçlarına, konuşmaya yardımcı olan beden dilinin kullanımına, konuşmanın duygusallığına, sertliğine, edebi derinliğine göre nasıl da değişiklikler gösterdiğini – konuşmacının da özelliklerinden bahsederek – okuyuculara aktarmaya çalışıyor.
Örneğin, kitapta yer alan konuşmaların sahiplerinden biri Adolf Hitler’dir. Hitler konuşurken histeriye yaklaşan bir galeyana kapılır; o içindeki tepkiyi bağırış çağırışlarla dışa vururken, nefret ve coşku gibi güçlü duyguların büyüsüne kapılan erkekler homurdanır ya da tıslarlar, kadınlar kontrollerini kaybedip hıçkırmaya başlar bütün bu duygular her türlü kısıtlamadan kurtulur ve boşalıverir.
Bir başka isim Bevandır. Bean dinleyicilerin gözü önünde simya yapar. Ateşi buzla karıştırabilir. Rüyaları, en cüretkar hayalleri uyandırabilir. Amacı her zaman, bu yolla yaratılan harekete geçirici gücü eldeki işin ilerlemesine yardım edecek şekilde kullanmaktır.
Yeni isimlerden İngiliz politikacı Neil Kinnock, kısa denecek bir süre önce, hitabetin hala İngiliz politikasında rol oynadığına inandığı için, tarzında vücut dilinin ağırlıklı bir yeri vardır.
Antolojide yer alan konuşma örneklerinin bir kısmı dünyaya umut aşılarken bir kısmı insanlık trajedilerine yol açacak kadar kötü gelişmelere neden olmuştur. Başarılı bir konuşmanın o sihirli, hipnoti gücünün en etkili örneği, Hitler’in 1932’de Düsseldorf Sanayi Kulübü’ndeki konuşmasında görülmektedir. Hitler geldiğinde onu karşılayan Batı Alman Sanayicileri, serinkanlı ve ihtiyatlıydı. Ama o, iki buçuk saat boyunca hiç ara vermeden hayatının en başarılı konuşmalarından birini yaparak bütün düşüncelerini iş adamlarından oluşan dinleyicilerine parlak bir şekilde sununca, büyük bir coşkuyla ayakta alkışlandı. Nazi hazinesine Alman sanayi kuruluşlarından bağışlar akmaya başladı. Hintler, bu tek konuşmasıyla önemli bir zafer kazanmıştı.
Hitler’in hitabet gücü Almanya’yı barbarlığa yöneltmiş olsa da, bu kitaptaki konuşmaların çoğu, retoriğin gücünün kötülük değil, iyilik adına kullanıldığına örnektir. Bunlar, hayalleri bir araya getirir, umut dağıtır, yürekleri ve zihinleri uyandırır, dinleyicilere daha güzel bir dünya hayali sunar. Bu konuşmalardan akılda kalan çarpıcı sözler, mesela Theodore Roosevelt’in “Zahmetli hayat”, John F.Kennedy’nin “Yeni ufuklar” ya da Martin Luther King’in “Bir hayalim var”, yapıcılığa çağrıdır.
Antolojide, umut dalgacıklarını; Emmeline Pankhurst ile Betty Friedan, kadınların özgürlüğü için; Patrick Pearse, Roger Casement, Mahatma Gandhi, ezilen uluslarla ırklara; John F.Kennedy ile Harold Wilson ve Margeret Thatcher ile Ronald Reagen (her biri farklı davaları uğrunda), konuşmalara yer verilmiştir.
Antolojide son kısımlarda yer alan ve yaşadığımız zamanlara damgasını vuran konuşmalarda olduğu gibi, ister Polonya’da Papa olsun, ister Ronald Reagan ya da Margaret Thatcher, Maria Cuoma, Edward Kenndy ya da Neil Kinnock, Galler Prensi Sir Geoffrey Howe, zulmü yenmekte, umutsuzluğun üstesinden gelmekte, milyonların umutlarını ve düşlerini bir araya getirip dünyayı değiştirmekte hitabetin hala işe yaradığını ve etkili yapıldığında iyi veya kötü tüm amaçlara etkin bir şekilde hizmet edebileceğini gösteriyor.
SONUÇ :
A. KİTABIN ANA FİKRİ :
Kitap, hitabetin kitleleri harekete geçirme gücü açısından en büyük silahlardan biri olduğunu ve zaman içersinde büyüsünden hiçbir şey kaybetmediğini okuyuculara aktarmaktadır.
B. KİTABIN GETİRDİĞİ YENİLİKLER :
Antoloji tarzında hazırlanan kitap, insanlık tarihine yön veren konuşmaları okuyuculara hatırlatarak, hitabetin öneminin altını çizmektedir.
C. KİTAP HAKKINDA GENEL DEĞERLENDİRME :
İnsanlık tarihinin 20.yüzyılında yaşananları hatiplerin sözleriyle aktaran bu değerli kitapta yer alan konuşmaların her birinin 20.yüzyıl tarihinin şekillenmesinde, şu veya bu ölçüde payı vardır. “20.Yüzyıl Konuşmaları”, doğru ve güzel ifadenin zaman içinde gücünü kaybetmediğini ve kalıcı olduğunu da kanıtlamaktadır. Okuru hem düşündüren hem de öfke, sevinç ve coşkudan derin eleme kadar geniş bir duygular yelpazesinde dolaştıran bu hitabet örneklerinin bir çoğunun bugün, Türkiye’nin ve dünyanın sosyal ve politik çerçevesi içersinde güncelliğini koruduğu görülmektedir. “20.Yüzyıl Konuşmaları”, sözlü ifadenin sihirli gücüne inananların, meslekleri gereği topluluklara hitap eden insanların, zevk alarak okuyacakları ve faydalanacakları değerli bir kaynak kitaptır.
Kaynak: gata.edu.tr