Kitap özetleri - Kitapözetleri - kitaplar - roman özetleri - hikaye özetleri - E Kitap - Kitap Oku
2 May
YONCA KIZ (KEMAL BİLBAŞAR)
KONUSU: İç Anadolu’nun bir kasabasında yaşayan Yonca Kız ve ailesi, heyelan nedeniyle çıkarıldıkları evlerinden, parasızlık nedeniyle, yeni yapılan evlerden satın alıp oturamadıkları için, çareyi İzmir’e göç etmekte bulurlar. Yonca Kız ve ailesinin başından türlü işler geçer Babası Öldürülür. Yonca Kız kaçırılır. Ama tüm çekilen acılar bir gün son bulur ve Yonca Kız ile annesi mutlu bir şekilde yaşamaya başlarlar.
ÖZETİ:
Kale kasabası, killi yamaçlar arasında yükselen büyük bir pe-ribacası üzerine kurulmuş bir Orta Çağ kalesidir. Geçmiş çağlardan kalan bu kalede yaşayan insanlar da, her şeyleriyle o dönemin insanlarına benzemektedirler.
Kasabanın erkekleri para kazanmak için uzak şehirlere çalışmaya giderler. Kadınlar ise, evlerindeki dokuma tezgâhlarının başında harıl harıl bez dokurlar. Bu bezler, İzmir ve Denizli’deki tüccarlar tarafından ördürülmektedir.
Buranın çocukları, başka yerlerdeki çocuklar gibi oyun oynamasını bilmezler ama masura sarmasını, mekik atmasını, tarar kullanmasını çok iyi becerirler.
Yonca Kız, bu kasabada dünyaya geldi. Annesi Gonca, babası ise Mehmet Torlak idi. Yonca Kız, daha kırk günlük iken, kasabanın yeri heyelan bölgesi olduğu için, boşaltılması karan çıktı. Şantiyeler kuruldu, dev gibi makineler çalışmaya başladı. Üç yıl kasabanın erkekleri dışan gitmeyip, inşaat işinde çalıştılar. Ancak, üç yıl sonunda, bu eski evlerde oturanların, parası karşılığında yeni yapılan evlere taşınabilecekleri karan açıklanınca, çaresiz İzmir’e göç etmeye karar verdiler.
Mehmet Torlak’m İzmir’de oturan, fabrika sahibi, çok zengin olan teyzesinin oğlu ibrahim Bey’in yanma gitmeye karar verdiler.
Yaptıkları uzun yolcukta. Yonca Kız, gördüğü manzaralardan ve kalabalıklardan çok etkilenmişti. Durmaksızın meraklı bakışlarla seyrediyor, her şeyi kavramaya çalışıyordu.
izmir’de İbrahim Bey’in yazıhanesine vardıklarında, bir akraba gibi değil de, İş İstemeye gelmiş birileri gibi karşılandılar. İbrahim Bey, buyurgan bir tavırla, Mehmet’in kapıcılık yapacağını, Gonca’nın ise, köşkte ev işlerine yardım edeceğini belirttikten sonra, onları köşke yolladı.
Köşke vardıklarında, İbrahim Bey’in hanımı ve kızı Şehvar’m soğuk karşılamalarına rağmen, Mehmet Torlak’ın teyzesi Ayşe Hanım ve köşkte çalışan Arap Sultan Bacı, onları büyük bir içtenlikle bağırlarına bastılar. Böylece, Yonca Kız ve ailesi için yeni bir hayat başlamış oldu.
Ancak, bu kısa sürmedi. Bir gün, Şehvar’ın kendi oyuncaklarını kırıp, Yonca Kız’ın üzerine atması üzerine, evin hanımının takınmış olduğu tavır yüzünden, Yonca Kız ve anası sabahtan akşama kadar ağladılar. Mehmet Torlak, akşam eve gelip durumu anlayınca, oradan ayrılmaya karar verdiler ve hemen bir mahallede küçük bir ev bulup taşındılar. Ayşe Teyze, olanlara çok üzülmüştü. Mehmet ise, kapıcılığı bırakıp, İbrahim Bey’in fabrikasında çalışmaya başladı.
Fabrika ve oturdukları çevreden insanlar, gecekondu için
Boğaziçi sırtlarında bir arazi bulmuşlardı. Her kes oraya hücum ediyordu. Mehmet Torlak da bunlar arasındaydı. Kendisine bir arsa ayarladıktan sonra, sıra evi yapmaya gelmişti. Fakat ne tecrübesi, ne de parası vardı. Fabrikadan bu işlerden anlayan birisini buldu. O kendisine neyi nasıl yapacağını anlattı. Bu arada, Mehmet’in teyze oğlu olduğunu bilmediği fabrika sahibinin de karaborsacılığını, vurgunculuğunu, memleketteki teyzesinin mirasına hile ile el koyup, teyzesi çocuklarını kandırdığını da söyledi. Mehmet’in kafası karışmıştı. Ayşe Teyze’nin yanına gidip, ev için para lazım olduğunu, İbrahim Bey’in biraz borç verip veremeyeceğini sordu. Ayşe Teyze “tabii ki verir” deyip oğluna gönderdi, t
İbrahim Bey Mehmet’i her zaman ki buyurgan tavrı ile değil, candan bir dostu imiş gibi karşıladı. İstediği beş yüz lirayı verip
“daha ne kadar gerekirse gel vereyim, aramızda paranın lafı mı olur?” dedi. Mehmet bin bir şükran duyguları ile yanından ayrıldı.
Ev sahibi olacaklar diye, evde bir bayram havası vardı. Üç gün sonra ev yapacakları yere geldiklerinde, kendi arsalarının birileri tarafından alınmış olduğunu gördüler. Aralarında kavga çıktı. Kavga sırasında Mehmet, kimliği bilinemeyen birisi tarafından bıçaklanarak öldürüldü. Gonca Kadın, ağlayarak kendini yerlerden yerlere atıyordu. Yonca Kız ise daha ölümün ne olduğunu bilemeyecek yaşta idi. “Baban cennete gitti” diyenlere inanıyordu. Ancak, cennete gidenin bir daha dönmeyeceğini söylediklerinde o da ağlamaya başladı.
Yonca Kız’ın Kocaninesi:
Ayşe Teyze, Mehmet’in Ölüm haberini bir hafta sonra oğlundan öğrenince, Mehmet ve ortada kalan çocukları için günlerce ağladı. Çocuklara sahip çıkmak istiyor, ancak huysuz gelini yüzünden köşke getiremiyordu. Bursa’daki zengin ve çocuğu olmayan kız kardeşi Hatice’nin yanına göndermeye karar verip, mektup yazdı.
Hatice Hanım birkaç gün sonra geldi. Gonca Kadın evde İşte iken, gelip evde gördüğü Yonca kızı çok sevdi. Yonca Kız’da, “Kocaninem” dediği Hatice Hanım’ı çok sevmişti…
Yonca Kız’ın Yeni Dostları:
Gonca Ana, önce gitmemek için ayak direttiyse de, Yonca Kız’ın geleceğini düşünerek razı oldu. Bir kez daha yolculuğa Çıktılar. Yonca Kız, Kocanine’sinin dizinin dibinde yolları seyrediyordu. Halinden çok memnundu.
Bursa’ya varınca, şehirdeki minarelerin çokluğu, Yonca Kız’ı çok şaşırtmıştı. Konağa gelince, daha da şaşırdı. Çünkü onu büyük bir sürpriz bekliyordu. Bir bebek yüzünden olanları öğrenen Hatice Hanım, Yonca Kız’ın odasına çok güzel bir bebek koydurtmuştu. Yonca Kız, Kocaninesine sarıldı, öptü öptü. Gonca Ana da çok duygulanmıştı. Kocasını düşünerek o da gözyaşları dökmeye başladı.
Sonra bahçeyi gezmeye çıktılar. Karam isimli çoban köpeği İle tanıştılar. Kümesteki hayvanlara yem attılar. Bahçede ayrıca, Ada Tavşanları, Tavus kuşları da vardı. Ve bir de “Beşir Bey” denilen maymun. Yonca Kız ve anasının mutluluklarına diyecek yoktu.
Yonca Kız:
Yeni hayatlarına çabuk alıştılar. Hatice Hanım, Gonca A-na/ya “Gelinim” diyor, onun fazla iş yapmasına izin vermiyordu.
Hatice Hanım, Yonca Kız iyi yetişsin diye onun odasını eğitici oyuncaklarla doldurdu. Ana okuluna yazdırdı. Yonca Kız okulunu çok sevdi. Arkadaşları ile çok iyi geçiniyor, onlara her konuda yardımcı oluyordu. Arkadaşlarına evdeki hayvanları anlatıyor, onların taklitlerini yapıyordu. Bir gün, birkaç arkadaşını eve getirip, Kocanine’den izin alarak onları gösterdi de. Çocuklar çok sevinmişler, Yonca Kız’ın arkadaşlarının yanındaki İtibarı da artmıştı. Hele hele, Kocanine’nin öğretmen ve diğer çocukların da gelip gezebileceklerini söyleyince,dünyalar kendilerinin olmuştu..
Hatice Hanım, evin bahçenin bir bölümünü çocuklar için o-yun parkı yapmaya karar verdi. Ancak, bunu hiç kimseye söylemedi. Gonca Ana ve Yonca Kız’ı, kaplıcası olan bir otele, birkaç gün istirahat etmeleri için gönderdi. Bütün hazırlıklarını tamamladıktan sonra çağırdı.
23 Nisan kutlamalarına Yonca Kız ve okulu da katılıyordu. Yarışmada kendi sınıflan birinci olunca çok sevindiler. Ancak, sırada onları bekleyen başka sürprizler de vardı. Öğretmen ve bütün sınıf arkadaşları ile birlikte konağa gidip, oyun bahçesini gördüklerinde sevinçlerinden havalara zıpladılar.
•
İlkokula başlama günü geldiğinde, Yonca Kız’ın nüfus kağıdı olmadığı ortaya çıkınca, Hatice Hanım, Yonca Kız’ı kendi nüfusuna kaydettirmeye karar verdi. Bunu sadece Ayşe Teyze’ye söyledi. Ayşe Teyze bu karan evdekilere söyleyince, hem gelini hem de oğlu, çok sinirlenip, olmadık hakareti saydılar. Ayşe Teyze bu duruma çok üzüldü ve Sultan Bacı’yı da yanına alarak, köşkten ayrılıp, Bursa’ya geldi.
Köşktekiler, bu misafirlere çok sevindiler. Hatice Hanım, “Bunların gözü doymaz, zaten Yonca Kız olmasaydı, her şeyimi Kızılay’a bırakacaktım” dedi.
Şimdi Yonca Kız’ın iki tane Kocaninesi vardı.
O yaz hep birlikte Uludağ’a tatile çıktılar. Kışın başka güzel olan Uludağ, yazın da bir başka güzeldi. Hatice Hanım, köşkteki maymun ve köpeği de getirtmiş, onlara otelin bahçesinde kalacak yer yapnrtmıştı. Günler neşe içinde gelip, geçiyordu. Sadece hastalanan Sultan Bacı bir süreliğine aralanndan ayrılmak zorunda kalmıştı.
Dağdaki Çocuk Hırsızı:
Yonca Kız, bir gün yine, yanında köpekle kırlara gezmeye çıkmıştı. Çalılık bir yere geldiklerinde köpek havlamaya başladı. Çalılara yaklaştı ve yerde yatan bir adam gördü. Adam,”Ayağım kırıldı, yerimden kalkamıyorum, yardım et” deyince, Yonca Kız, elini uzattı. Uzatır uzatmaz, adam çocuğu eterle bayılttı. Sonra da kızın elbiselerini değiştirdi. Çıkarttığı elbiseleri İse yanında getirdiği hayvan kanına bulayarak sağa sola ata ata hızlı bir şekilde, kucağındaki çocukla uzaklaştı.
Yonca Kız’ın kaybolduğunu saatler sonra fark ettiler. Ağlaya ağlaya, her tarafı Jandarmalar ve çevredeki insanlarla birlikte aradılar. Ertesi gün, Jandarmalar Yonca Kız’ın kanlı elbiselerini bulunca, hem onun hem de köpeğin canavarlar tarafından parçalanıp, kaçırıldığına karar verdiler. Gazeteler, “Canavarlar tarafından kaçırılıp parçalanan küçük kız” diye haberler yaptılar.
Gonca Ana, Hatice Hanım ve Ayşe Teyze perişan bir haldeydiler.
Yonca Kız Asiye Oluyor:
Köşkte Yonca Kız’ın yası sürerken, Yonca Kız kendisini kaçıran çingenelerin arabanın içinde eli, kolu bağlı, ağzı bantlı bir şekildi yatıyordu. Sonra yıkık bir değirmene gelip, iki çadır kurdular. İkİ erkek, iki kadın, iki de çocuk vardı… Yonca Kız ile, kaçırdıkları maymun ve köpeği değirmene hapsettiler.
Yonca Kız, sevdiği hayvanlarla böyle bir yerde bulunmalarını aklına sığdıramıyor, korkulu bir düş gördüğünü sanıyor, uyanınca tekrar kendini Uludağ’da, sevdiği insanlar arasında bulacağını umuyordu. Sonra uyudu.
Kendisini kaçıran adamın tekmesi ile uyandı. Adam ona “Bundan sonra senin adın Asiye tamam mı?” deyince, korkudan “Evet, benim adım Asiye” dedi.
Çingene, o gün kırbaç zoruyla Yonca Kız’a yeni adını, işini vb. ezberletti.
Çingene Hasan’la karısı Çevriye, Yonca Kız’ı Asiye kılığına sokmak için haftalarca çalıştılar. Bir süre sonra Yonca Kız, yüzü güneşten kavrulmuş, derisi çarıklaşmış, saçları yıkanmamaktan keçeleşmiş, entarisi yamalı, sarı çiçekli Çingene Asiye olup çıkmıştı.
Çingene Hasan hayvanlara istediğini yaptırıyordu. Eşeğe dans ettiriyor, Maymun’a körük çektiriyordu. O kışı değirmende geçirdiler. Yonca Kız her yatağa yatışında, geride bıraktığı sevdiklerini düşünüyordu…
Bahar gelince, panayır panayır dolaşmaya başladılar. Çingene Hasan’ın kurduğu çadırda, Yonca Kız ve hayvanlar gösteriler yapıyorlardı…
Yonca Kız bu yaşayıştan usanmış, her an kaçmanın yollarını aramaya başlamıştı. Ama nasıl? Bir gün, kendi arabaları bir lokantanın önünde durmuş, Hasan ve kardeşi yemeğe inmişlerdi. Bir kamyon gelip, kendi arabaları ile oturanlar arasındaki görüntüyü kapatınca, Yonca Kız için aradığı fırsat doğmuştu. Hemen, köpeğini de yanına alarak, usulca kamyona çıkıp, çuvalların arasına girdi. Biraz sonra da kamyon hareket etti.
Dört Yapraklı Yonca:
Kamyon şoförü uyumak için bir kenarda durunca, Yonca Kız köpeği ile birlikte kamyondan atladı. Vakit sabaha karşı idi. Uzakta bir kasaba gözüküyordu. Yürüyerek kasabaya geldiler. Akşama kadar kasabada gezip, dolaştılar. Kimse onlara bir şey sormuyordu. Zaten Yonca Kız görünümü ile bir erkek çocuğunu andırıyordu. Gece olunca bir kenarda uyudular. Yonca Kız, rüyasında köşkü, sevdiklerini, çingene Hasan’ı, kendisine yardım eden masallardaki devi gördü. Bir el dürtünce uyandı. Karşısında tanımadığı bir kadın vardı. Kadın Yonca Kız’a sorular sordu. Hiç kimsesi olmadığını Öğrenince evlerine götürdü. Zaten kendisinin de çocuğu yoktu. Belki de bu kızı Allah göndermişti.
Kezban kadın’ın urgancılık yapan kocasının ismi Ali idi. “Başımıza iş çıkaracaksın, karakola bildirelim” dediyse de karısına dinletemedi. Sağa sola da “Asiye’yİ evlat edindik” dediler.
Kezban kadın ve kocası Asiye’yi çok sevdiler. Hele Kezban çok mutluydu. Yalnız çocuğun geceleri uykusunda sayıklayarak söylediği sözler, bir sırrı olduğunu gösteriyordu…
Bir gün, oturdukları kasabaya panayır kurulduğunu Öğrenen Urgancı Ali, hepsini alıp gezmeye götürdü. Asiye, Ali’nin boynuna sarılıyor, “gitmeyelim” diye diretiyordu. Aü ise “korkmamasını” söylüyor, kızın bu kadar korkmasına bir anlam veremiyordu.
Yonca Kız haklıydı. Biraz sonra, çingene çadırını ve Önündeki Hasan’ı görünce “Gidelim babacığım, çocukları kaçıran adam orada” diyerek ağlamaya başladı. Urgancı Ali, durumu anlamıştı. Hemen çocuğu hanımına bırakıp Hasan’ın peşine düştü. Nihayet, halk ve iki jandarma ile beraber Hasan’ı yakaladılar.
Yonca Kız Parkı’ndaki Tören:
Çingene Hasan her şeyi itiraf etti. İzmir’de bîr fabrika sahibi ile hanımının kendisine para vermesi üzerine bu işi yapmıştı.
Yonca Kız İse Urgancı Ali ve Kezban Hanım ile birlikte Bursa’ya gelmiş, önce okulu, okuldaki Öğretmeni vasıtası ile de köşkü bulmuşlardı.
O gün köşk çok kalabalıktı. Çünkü bahçenin arkasındaki o-yun parkının ismini kaybolan kızın hatırasına “Yonca Kız Parkı” koymuşlar, bütün çocukların kullanması için tören tertip etmişlerdi.
Yonca Kız’ı karşılarında görünce, ortalık tam bir bayram yerine döndü. O sevinç haykırışları, o sevinç gözyaşları görülmeye değerdi. Yonca Kız’ı bir anası, bir Ayşe Teyze, bir Hatice Hanım sıra ile gözyaşları içinde koklayarak öpüyorlardı.
Hatice Hanım, Kezban kadını muayene ettirerek, çocuğu o-Iabileceğini doktorlardan öğrendi. Urgancı Ali ve arkadaşlarının kuracakları kooperatif için bankadan gereken kredinin çıkartılması için talimat verdi. Artık onlar da ailenin bir parçası olmuşlardı.
■ ■ ■
İki Melek Kız:
Mahkeme Salonu çok kalabalıktı. Sanık sandalyesinde İbrahim Bey, Hanımı, Çingene Hasan ve ibrahim Bey’in Mehmet Tor-lak’ı öldürtmek için kiraladığı iki serseri vardı. Hepsi de, ağır hapse mahkûm oldular…
Mahkemeden sonra, Şehvar kızı da yanlarına aldılar. O huysuz ve şımarık kız, yaşananlardan sonra yerini, olgun ve akıllı bir kaza bırakmıştı.Yonca Kız ve Şehvar kız artık birlikte okula gidiyor, birlikte oynuyorlardı. Her kes onlar için, “İki Melek Kız” diyordu.
2 Mar
| KİTABIN ADI | PANORAMA |
| KİTABIN YAZARI | YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU |
| YAYIN EVİ VE ADRESİ | REMZİ KİTAP EVİ,ANKARA CAD. İSTANBUL |
| BASIM YILI | 1993 |
Bu roman memleketimizdeki mühim bazı hadiseleri, inkılâbımızın ne gibi tehlikeler arasından yetiştiğini anlatan yazarın olgun bir eseridir. 1923 ve 1952 yıllarını kapsar. İnkılâbımızın tehlikeleri atlatmadığı, pusuda yatan yobazların varlığı önemle vurgulanmaktadır. Roman Atatürk’ün devrimine ayak uydurayamayanları, ayak uyduranların yürüyüşe devam edemediklerini ve devam edenlerin ise ne hallere düştüklerini sergilemektedir.
Romanda geçen hadiseler yapılan inkılâp hareketlerinin sonrasını kapsamaktadır, halâ bu devrimlerin yıkılmış Osmanlı’ya yönelik bir hareket olduğunu sananlar vardı, bunlar yeni devleti geçici bir yönetim şekli gibi görüyor ve eski rejime geri dönmek ve hattâ eski rejimi daha da yobazlaştırmak istiyorlardı. Kısacası “inkılâp” sözcüğünün anlamını bilmeyenler vardı.
Çalıştığı bankada müdür olan Servet Bey sıkıntılarla kavuştuğu bu makamın tadını çıkarıp zenginleşmiş ve üstüne alım satım işine de uzanınca paraya para dememiştir. Nedim adında yakışıklı bir oğlu ve gözü yukarılarda olan Hollywood meraklısı, Sevim adında, sosyetik ortamlarda bulunan özenti bir genç kızı vardır.
İnkılâp savunucularının en sağlamlarından olan milletvekili Halil Ramiz kafasında irtica yapısına bir yer bulamadığı için toplum içinde yalnız kalmaktadır. Atikler köyüne gidip orada Fazlı Bey denilen, nice oyunlarla parti başkanlığına gelmiş bir düzembazın halkı sömürmesinden, haksız yere konutlara el koymasından rahatsız olmuş bunun üzerine avukat olan ve Fazlı Bey’e baş kaldıran tek köyün sözcüsü durumundaki Kenan Bey ile bu işleri sorgulamaya başlamıştır. Bunun üzerine genel sekreter tarafından azarlanacak ve istifasını verecektir ki bu hareketi onu tamamiyle yalnız bırakacaktır.
Yüreği vatan sevgisi ile çarpan Osman Nuri Bey namuslu bir memurdur, başarılı olmasına rağmen aksilikleri hiç terk edememişdir. Ailesini üzmek istemez ve kederlerini içine atar, lâkin yol geçecek diye evinin yıkılması ve girdiği işlerden çıkarılması üzerine kendini boğazın serin sularına teslim etmiştir. Bu hareketi eşi Seniye Hanımı çökertmiş, iki çocuğunu da evden soğutmuştur. Semra’nın ağabeyi Fuat kendine kitaplarla çevrili bir dünya yaratmıştır.
Memleketde kendini tepeden inme bir inkılâbın köksüz öncüleri sayan Ahmet Nazmi (felsefe öğretmeni) ve Cahit Halid (ticaret ofisi müdürü) gibi insanlardan ziyade Tahincizade Hacı Emin Efendi gibi fes yasağı ile evine kapanmış, irtica hareketinin başlamasını dört gözle bekleyen, farz olan namaz vakitleri arasında ikişer rekat daha kılan, eşini kölesi gibi kullanan yobazların sayısı daha ağır basıyordu.
Emektar dadısıyla yaşayan Komiser Hamdi Bey üç evlilik yaşamış ve hepsini ölümle bitirmek zorunda kalmıştır. Dördüncü eşi olan Nebile Hanım geceleri eşinde yeterli cinsel isteği göremediğinden huzursuz olmaya başlamıştır. Altı ay geçmesine rağmen bakire olan bu genç kızın vücudunda sadece ayak tabanları Hamdi Bey tarafından temasa maruz kalmıştır. İşte geçen altı ayın bir gizemli gecesinde oynamak istediği bir kundak oyunu onun maskesini düşürtmüştür. Tüm eşlerinin katili olan bu adam Nebile tarafından tespit edilmiş ve altı yıllığına ceza evine girmiştir.
Müteahhit Sırrı Bey paraya para dememektedir, kendisi Mühendis Ragıp Beyin yakın dostudur, genç mühendis, dostu Servet Beyin kızı Sevim’in tecavüze uğrayıp ruhunun dengesini kaybetmesi üzerine tedavi amacıyla Servet Beyin eşi ve Sevim’in kardeşiyle yurt dışına çıkarlar.
Bahsettiğimiz Atikler Köyünde Emeti Nine diye bilinen, kocasını ve iki oğlunu vatana feda etmiş ve Nefise ile Ali adında iki çocuğuyla yaşamına devam eden bir kadın vardır. Ali, Fazlı Beye kafa tutanların başındadır ve bu yüzden kaptırmak istemediği mer’a için saldırıya uğrayıp candostu Karabaş ile hırpalanacaktır.
Bu sıralarda Atatürk ölüm döşeğindedir ve sanki O yanına bu milleti de yatırmış gibiydi. O’nun sağlığını yakından takip edenlerin sayısı bi hayli yüksek olmasına rağmen O’nun yaptıklarının takipçisi yok denecek kadar azdı, yanında bir devrimi de götürüyordu Atatürk. Bu ortamdan rahatsız olanlar da vardı, Emin Efendinin oğlu Tahir CHP mensubuydu ve Ata ölünce hortlayacak olan yobazların tepkisinden oldukça rahatsız oluyor ve korkuyordu. On iki yılı evinde geçiren Hacı Emin’e göre bu yaslı ortam, okunan türkçe ezan, dışarda başı boş gezen kadınlar hep kutsal insan olarak gördüğü araplara karşı çıkışımızdan bize verilen cezalardı. Bu yobaz adam evinde kaldığı müddetde besleme kızı Fatma’ya göz koymuş ve ondan bir çocuk meydana getirmişti.
Toplumda bir alman hayranlığı baş göstermekteydi, Fuat’ın yakın dostları Cahit Halid ve Dr. Namık gibilerde görüş açılarını değiştirmişti, bu kişiler yapılan Alman Paktı ile sevince boğulmuştu, onlara göre ekonomi düzelecek hayatları rahat olacaktı. Tam bu sırada Rusya’ya yapılan bir saldırı memleketi perişan etmişti.
Dr. Ahmet’in hemşiresi Gertrude hututa gidip yurdu terk edecekken konsolosluk kendisini, doktorla beraberken yaşadıklarından dolayı kabul etmiyor, bunun üzerine Yozgat’a gidip orda yaşamaya karar veriyor fakat orda da toplumun kendisine bakış açısından dolayı kötü yola düşecektir.
Memleketin hâli perişan olmuştu, inkılâlap kavramı, yirmi yedi yılllık istidbât devri diye anılıyorduve bu devire millî mücadele devri konulmuyordu. İnkılâp sanki buz üstüne yazılmış bir yazıydı. Bu değerli şey bize altın tepsi içinde sunulmuştu fakat biz ne tepsinin ne de o tepsideki varlığın değerinden bîhaberdik.
Bu sırada Sevim kaldıkları otelden yabancı bir gençle kaçmıştır, Ragıp Bey İstanbul’a dönüp kendini bir mitingde bulmuyor, neler olduğunu anlayamadan fakirleşmiş, politikaya atılmış, sefil bir hayat süren eski milyoner dostu Sırrı Beye rast geliyor. Bu sefil adamın bir zamanlar yanında şöför konumunda olan Hayri Bey ise şimdi toplumda Hayri Beyefendi diye bilinmektedir.
Eski komiser Hamdi Bey ceza evinden çıkmıştır, dadısının yanına gider. Romanda yer yer serselilikleriyle ortaya çıkan Pertev’in eşinin kardeşi bu dadının yanında ona yardımcı olmaktadır ve çok geçmeden bu serseri de eve yerleşecektir.
1946 seçimleri ile CHP Hükûmeti kurulmuştur, din dersleri okullara konmuş, Türkçe okunan ezan kaldırılmış ve imam hâtip liseleri açılmıştır. Emin Tahincioğlu (soyadı kanunu ile gelen bu soyadı da kabul etmemektedir) bunları bir aldatmaca olarak değerlendirmektedir. Bu sırada hacılara verilen inadiye isimli başlık Hacı Emin’i on iki yıl aradan sonra dışarı çıkartacaktır.
Semra zengin bir adamın metresi durumuna düşmüştür ve bu üzüntü annesini daha fazla ayakta bırakamaz, Fuat bu olaylarla iyice bunalmıştır ve kavga ettiği dostu Ahmet Namzi’nin evine gider, evde yaşadıkları tartışma sonucu dışarıda bir gezintiye çıkarlar ve içlerindeki nefreti bir tarikatın ayin yaptıkları türbeye girip boşaltınca tepeden inme inkılâbın bu köksüz öncüleri de hayata gözlerini yumarlar.
KİTABIN ANAFİKRİ:
Türk inkılâbının temellerinin lâzım geldiği kadar tehlikelerden uzak olmayışıdır.
KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Eserde adı gecen kahraman sayısının çok fazla olması nedeniyle başlıca kahramanların değerlendirilmesini yapacağım:
Servet Bey: Bir bankada müdürlük yapan bu şahıs, fakirlik içinde büyümüş, okuluna zor şartlarda devam etmiş ve meşrutiyet döneminde gittiği Paris şehrinde aldığı öğrenim sayesinde şimdiki makamına ulaşmış, sonraları alım satım işleine yönelmiş Nedim ve Sevim isimlerinde iki çocuğa sahip olan bir beyefendidir.
Mühendis Ragıp Bey: Servet Beyin kızına aşık olan, zengin, beyefendi, dürüst bir vatanseverdir. Romanın büyük bir bülümünde Sevim ile yurt dışındadır.
Halil Ramiz: İnkılâbımıza gönülden bağlanmış, ferâgat sahibi, ileri düşünüşlü bir milletvekili. İleri görüşlülüğü ve inkılâbı gönülden desteklemesi onun mensubu olduğu siyasi partiden dahi dışlanmasına sebep olmuştur.
Hacı Emin Efendi: Şapka inkılâbından sonra yıllarca evine kapanmış, ev halkının sürekli huzurunu bozan, şeriat hayranı olan ve Atatürk’ü yaptığı devrimden dolayı dinsiz sayan ve O’ndan nefret eden zengin bir yobazdır.
Komiser Hamdi Bey: Nazik, iyi yürekli, dürüst bir memur, üç defa evleniyor üçünde de eşlerinin katili oluyor fakat dördüncü eşinin durumu anlaması üzerine ceza evine giriyor.
Fuat: Başarılı bir vatanseverin oğlu olan bu şahıs felsefeye fazlasıyla dalan, gerçek hayattan uzaklaşıp hayatını kitaplar arasında kuran, memleketin düştüğü hâli içine sindiremeyen ayrıca gözü para ve şöhret hırsıyla tutuşan bir genç kızın ağabeyi olan memleketin hayırlı evlatlarındandır.
Ahmet Nazmi Bey: Cahit Hâlid adındaki dostuyla inkılâbımıza öncülük etmeye çalışan fakat sonradan arkadaşının bu yoldan sapması üzerine tek kalan bir felsefe öğretmenidir. Sonradan Fuat ile kurduğu fikir arkadaşlığı sonucu beraber vatan sevgisi uğruna bir ayin sırasında öldürüleceklerdir.
Bu roman Türk İnklâbı’nın gecirdigi safhaların tablosunu önümüze seriyor ve bize bazı uyarılarda bulunuyor. Hacı Emin örneği gibi kendi köşesine çekilmiş şahısların bize tehlike yaratabileceğinin ve bunların zamanı gelince başımıza üşüşebileceğinin altını çiziyor. Atatürk’ün Nutuk’u gibi her Türk gencinin okuması gereken bir kitap olduguna inanıyorum, bu değerli eser toplumun saklı gerceklerini bize tüm çıplaklığıyla göstermektedir.
27 Mart 1889′da Kahire’de doğdu. 13 Aralık 1974′te Ankara’da öldü. İlköğrenimine ailesiyle birlikte gittiği Manisa’da başladı. 1903′te İzmir İdadisi’ne girdi. Babasının ölümünden sonra annesiyle yine Mısır’a döndü, öğrenimini İskenderiye’deki bir Fransız okulunda tamamladı. 1908′de başladığı İstanbul Hukuk Mektebi’ni bitirmedi. 1909′da arkadaşı Şehabettin Süleyman aracılığıyla Fecr-i Âti topluluğuna katıldı. 1916′da tedavi olmak için gittiği İsviçre’de üç yıl kadar kaldı. Mütareke yıllarında İkdam gazetesindeki yazılarıyla Kurtuluş Savaşı’nı destekledi. 1921′de Ankara’ya çağrıldı ve bazı görevler verildi. 1923′te Mardin, 1931′de Manisa milletvekili oldu. Bir yandan da gazeteciliğini ve roman yazarlığını sürdürdü. 1932′de Vedat Nedim Tör, Şevket Süreyya Aydemir, Burhan Asaf Belge ve İsmail Hüsrev Tökin ile birlikte Kadro dergisinin kurucuları arasında yer aldı. Savunduğu bazı görüşler aşırı bulunduğu için Kadro dergisinin 1934′te yayımına son vermek zorunda kalmasından sonra Tiran elçiliğine atandı. Daha sonra 1935′te Prag, 1939′da La Haye, 1942′de Bern, 1949′da Tahran ve 1951′de yine Bern elçiliklerine getirildi. 27 Mayıs 1960′tan sonra Kurucu Meclis üyeliğine seçildi. Siyasal yaşamının son görevi 1961-1965 arasındaki Manisa milletvekilliği oldu.
BAŞLICA YAPITLARI : Roman: Kiralık Konak, 1922; Nur Baba, 1922; Hüküm Gecesi, 1927; Sodom ve Gomore, 1928; Yaban, 1932; Ankara, 1934; Bir Sürgün, 1937; Panaroma, 2 cilt, 1953-1954; Hep O Şarkı, 1956. Öykü: Bir Serencam, 1913; Rahmet, 1923; Milli Savaş Hikâyeleri, 1947. Anı: Zoraki Diplomat, 1955; Anamın Kitabı, 1957; Vatan Yolunda, 1958; Politikada 45 Yıl, 1968; Gençlik ve Edebiyat Hatıraları, 1969. Çeşitli: Bütün Eserleri (bibliyografya içerir), ilk 15 cilt, (ö.s.), A.Öskırımlı (yay.), 1977-1984.
20 Oca
Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun belki bütün romanlarımın anahtarlarını verdiğim kitabım dediği “Anamın Kitabı”onun en önemli eserlerinden biridir. Eserde, yazar çocukluk anılarından bahsetmekte, bunu yaparken de şuuraltı tekniğinden yararlanmaktadır. İnsanın alınyazısının çocuklukta yazıldığını ve hangi yaşa girerse girsin, şuuraltında daima çocukluk kaldığını savunur.
Yakup Kadri, Aydın ve Manisa’da hüküm sürmüş Karaosmanoğulları sülalesine mensuptur. Yazar altı yaşına kadar babasının Mısır’daki İbrahim Paşa Konağına yerleşmiş ve İkbal Hanımla evlenene kadar burada yaşamıştır. İkbal Hanımla evlendikten sonra Kahire’ye yerleşmiştir. Daha sonra İbrahim Paşanın ölmesi nedeniyle Manisa’ya yerleşmiştir. Eser, hayatının doğrudan doğruya bu bölümleriyle ilgilidir.
Yazar babasını, çevresinde çok saygın bir kişiliğe sahip olmasına rağmen sevmez. Babasının konuşma tarzı, hareketleri, konuşması ve bilhassa annesine karşı olan davranışları yazara çok ilkel gelir. Nitekim babası eve geldiğinde önüne konulan terlikleri giydikten sonra annesini peşinden sürükler, kendisi ile ilgilenilmekte biraz gecikilse evi velveleye vererek huzursuzluk çıkartır.
Yazarda geçmişe daima bir özlem vardır. Lalasıyla Nil boyunca Ehramlara doğru ya da şehrin kalabalık caddelerine doğru yapılan gezintiler, hele babasıyla şehrin hayvanat bahçesi karakterindeki “Özbekiye Bahçesine” yaptığı araba gezintileri onun için tadına varılmaz saatlerdir.
Mısır’daki bu ihtişam dolu çocukluk günlerini, altı yaşında geldiği Manisa’daki sıkıntılı günler takip eder. Burada, okula giderken uyku sersemi kalkışını, eline “Amme Cüzzü” tutuşturularak sokak kapısından dışarı bırakılıverişini, kendisine kahvaltı olarak bir dilim kuru ekmekle bir topak tulum peyniri sunuluşunu hiç unutmaz. Hele okula giderken yolun bozukluğu onun için işkence dolu saatlerdir.
Okul hayatı ise ona göre pek verimsizdir. Okulun doksanlık kapıcısı onu teneffüslerde rahat bırakmaz. Sınıf hocası Mustafa Efendinin daima çatık ve kızgın suratı, okulun müdürü Hüseyin Efendinin şimşir sopası da onu rahatsız etmektedir. Ama yazarı mektepten asıl yıldıran okulun pisliği ve mundarlığıdır. Bu nedenle biraz utangaçlığından, bilhassada bu ağır koku yüzünden annesinin kendisine hazırladığı yemeği bile yemez, arkadaşlarına bırakır.
Mısır dönüşü Karaosmanoğulları sülalesi kendilerine itibar göstermediğinden sıkıntılı günler yaşarlar. Kendilerine babasının arkadaşı Hulusi Bey kucak açar. Onun konağında önce misafir olarak birkaç gün kaldıktan sonra konağın yanındaki küçük evi kiralalar. Bu evde yazarın ilk dikkatini çeken şey, evin arka kısmından kendisine çok yakın görünen Manisa Dağıdır. Dağa baktıkça, dağdaki boz renkli kaya diz çökmüş bir deve gibi, buradaki inde aslan gibi görünür kendisine. O dağdaki tabiat şekillerini iniş, yokuş, yar, oyuk, tepe masallardaki peri padişahının sarayındaki denizlere, kulelere benzer varlıklarmış gibi düşünür. Sürekli olarak bu dağa gitmek ister. Bir gün komşusunun oğlu Cemal ile oraya giderler. Fakat beklediğini bulamaz, hayal kırıklığına uğramıştır.
Çocukluğunda en derin, en ihtiraslı sevgisini tercih ettiği insan Afet Ninesidir. Ninesi, Kadri Beyin küçüğü Nazif Beyi kaybettiğinden bu yana tek sevgisini torunu Yakup Kadiri’ye yöneltmiştir. Ninesi onlarda kaldığı süreçte Yakup Kadri ondan ayrı yatmaz. Hatta ninesi hastalandığında bile ondan ayrılamaz. Hele ninesi kendi evine dönmeye kalsın; evde kıyametleri kopartır, günlerce ağlar, yemekten içmekten kesilir, evdekilere hayatı zehir eder.
Babasının hastalığı da eserde geniş yer alır. Babası hayatının son devresinde kendisini dünyadan iyice çekerek ahirete verir. Seccadesinin başına oturarak saatlerce tespih çeker, on dakikada kılınacak namazları yarım saatte bitirir. Yakup Kadiri’ye Kuran-ı Kerim öğretmeye çalışır. Ama Yakup Kadri bunu hiç beceremez. Yazarı bu derslerden evde bozulan antika saatler kurtarır. Babası günlerce saatleri yapmaya çalışır ama muvaffak olamaz.
Babası ölümüne doğru “Ramazanı Şerif” geliyor diye evin içinde çocukça bir sevinçle dolaşır. Ramazanı mutlaka İstanbul’da geçirmek niyetindedir. Fakat gidecekleri günün arifesinde babası ansızın hastalanarak yatağa düşer. Hastalığı çok ağırdır, çok geçmeden ölür. Yakup Kadiri’yi ölümden ziyade kardeşiyle birlikte komşusunun evinde geçirdikleri ayrılık geceleri etkiler. Babasının cesedi önüne götürüldüğünde diğerleri gibi ağlamak istediği halde ağlayamaz.
Çayırbaşı İlkokulunun, yazarın huyunun değişmesinde büyük rolü vardır. Okuldaki çocuklar öyle yabanidir ki onu okula evin kalfası götürmektedir. Kalfası teneffüslerde bile yanından ayrılmamaktadır. Ancak bu vaziyet yazara ağır gelmektedir. Buradaki çocuklar daima birbirleriyle kavga etmekte, çete savaşları yapmakta ve birbirlerine ağır küfürler savurmaktadırlar. Yine bir gün böyle bir kavga esnasında kalfanın (kendisinden 5 –6 yaş büyük) kavgayı ayırmaması nedeniyle kızarak kalfasına ağza alınmayacak küfürler savurup, yumruklamaya başlar. Bu nedenle kalfası onu bir daha okula götürmeye cesaret edemez. Ancak yazar kendisinden daha büyük birini dövmenin verdiği gururla kendisine olan güveni yerine gelir.
Bu olaydan haberinin olmadığını sandığı annesi ona küser. Bunu bilmeyen Yakup Kadri, annesinin ilgisini çekmek ve annesinin sevgisini tekrar kazanmak için çeşitli muziplikler yapar, kendisini yaralar. En küçük bir olayda bile üzerine titreyen annesi, bu olaylarda yanına bile gitmez. Sonunda yazar, durumu anlayarak bir daha ağzına öyle sözler almayacağına söz vererek annesinden özür diler ve elini öper. İşler yoluna girer.
20 Oca
| YABAN YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU |
Yakup Kadri Karaosmanoglu romanci kisiliginin en güçlü asamasini “Yaban” romani ile vurgular. Romanin ana konusu Kurtulus Savasi dönemindeki köy gerçegiyle bir Türk aydininin karsi karsiya gelmesidir. Romanin kahramani Ahmet Celal, Çanakkale’de aldigi bir kursun yarasiyla sag kolunu kaybeder. Harp malulü bir gazi olarak yapayalnizdir. Istanbul’un isgali üzerine hizmet eri Mehmet Ali’nin Porsuk çayi yöresindeki köyüne gider. Sehirden her gün gazete getirterek coskuyla savasi izler. Firsat buldukça köylülere durumun önemini anlatir. Köylüler agalarina baglidirlar. Onun yalan yanlis sözlerinin etkisiyle Ahmet Celal’i dinlemezler. O köyde umdugu yakinligi bulamaz. Köylülere göre Ahmet Celal bir yabandir. Konusmasi, tavirlari, giyimi, düsünceleri, duyarligiyla onlarin dünyalarinin disindadir. Kafasindaki, benligindeki acilardan kurtulmak için buraya gelmistir. Ama olaylar bunun olanaksiz oldugunu gösterir. Ilk günden beri köye uyum saglamaya çalisir. Fakat nedenini bilmedigi etkenlerden dolayi uyum saglayamaz. M.Ali’ye göre bunun sebebi, her gün tras olmak, bu dagin basinda sabah aksam dis firçalamak, saç taramak ve geceleri kitap okumaktir. Ama bunlar A.Celal’in tutkularidir. Ahmet Celal’in bu ilk defa Türk köylüsüyle karsi karsiya gelmesidir. Yoksulluk, cahillik ve pislik içerisinde yüzen köylülerimizin yürekler acisi durumuyla adeta soke olur. Çiplak doganin ortasindaki bu köyde herkes, çikarci Salih Aga’nin buyrugu altindadir. O ne derse olur. Yillar yili emek verdigi hizmet eri Mehmet Ali bile subayina degil, agasina inanir. Mehmet Ali’nin anasi Zeynep Kadin ile kardesi Ismail, Ahmet Celal’in bulabildigi dostlaridir. Ailenin reisi olan Zeynep Kadin, zor kosullarda bile bir mese kütügü kadar saglamdir. Ismail yasina göre daha çocuksu ve cüce görünüslüdür. Bütün bu olumsuz durumlara üzülen genç Subay bunalim geçirir. Hava almak için çiktigi bir günde komsu köyden bir kiza elinde olmayarak asik olur. Bu askini Donkisot ile Dulcine’ye benzetir. Köyde Mustafa Kemal’in açtigi Kurtulus Savasini anlatmaya çalisan Ahmet Celal’a kimse inanmaz. Köy halki baska anlayis içindedir. Her yil köye gelen Seyh Yusuf’un zehirli düsünceleri, köylünün inançlari olur. Ahmet Celal, okumus ile okumamis insanlar arasindaki o derin uçurumu tüm çiplakligi ile yasar. Anadolu’nun yüzyillar boyunca ihmal edilmisligini anlar. Hergün olup bitenleri ani defterine yazar. Öte yandan, Yunanlilar köyleri yagmalar, atese verir, halka iskence ederler. Bir gün Ahmet Celal’in bulundugu köye girerler. Köylüler kaçarak dereye gizlenirler. Ahmet Celal ise, herseye karsin, Türk askerlerinin gelecegine ve Zaferin onlardan yana olacagina inanir. Düsman onlari kolaylikla bulur, yakalayip köy meydaninda öldürür. Ahmet Celal ile Emine de vardir aralarinda. Genç subay, bir ara, karisikliktan yararlanarak Emine’nin elini tutar, birlikte kosmaya baslarlar. Düsman ates açar, ikisi de yaralanirlar. Zorlukla köyün mezarligina ulasirlar. Orada sabaha kadar beklerler. Ertesi gün yola çikacaklardir. Fakat Emine yürüyecek halde degildir yarasi agirdir. Ahmet Celal yazdigi bir defteri kizin eline sikistirir. Bilinmeyen bir gelecege dogru umutsuzca yürür gider. 4. ROMANDA KISILER VE ÖZELLIKLERI Ahmet Celal: Birinci Dünya Savasinda bir kolunu kaybeder ve Mehmet Ali’nin istegi üzerine onun köyüne yerlesir. Bütün köye tek basina karsi koyan güçlü bir karakter olarak karsimiza çikar. Ahmet Celal köylüleri kendine alistirmak istese bile, köyde umdugu yakinligi bulamaz. Iyi bir kisilige sahip olan Ahmet Celal Istanbul’da okumus ve sehir terbiyesi almis birisidir. Köylüler tarafindan dislaninca üzülür ve bunalim geçirir. Ahmet Celal’in akli fikri Kurtulus Savasindadir.(2) Kurtulus Savasi karsisindaki duyarligi anilarina, dünya görüsüne bagli olarak verilirken, bireysel durumlari, yalnizligi, içine kapanisi dengeli ruhsal çözümlerle yansitilir.(2) Salih Aga: Köyün en zengin adamlarindan biridir ve köyün agasidir. Kilik kiyafeti ile bir dilenciden farki yoktur. Kara çatlak topuklu ayaklari ile dikkati çeken Salih Aga çok kurnaz birisidir.Köyü adeta sömürür ve Zeynep Kadin’in tarlasina el koymak ister. Bütün köy halkini emri ve nüfuzu altina almistir ki köyde herkes ne yapacagina Salih Aga’ya sorar. Çikarlari yüzünden düsmana yardimci olan Salih Aga köy halkini kaderleriyle basbasa birakir. Mehmet Ali: Dört yildan beri hep Ahmet Celal’in yaninda kalmasina ragmen, köyde köylüden farki yoktur. Askerde uyumlu ve subayina bagli olan Mehmet Ali köye geldikten sonra karakter olarak degismistir. Bu gözlem Ahmet Celal’i su dogruyu saptamaya götürecektir. “Talim terbiye iyi örnek, bunlarin hepsi geçici seylerdir. Ve çevre degistirmedikçe, insan yetismesine imkan yoktur.” Mehmet Ali’nin sert tavirlari, onun gittigi yere uyum göstermesi baslica karakteridir. Bekir Çavus: Daha önce askerlik yapmis oldugu için Ahmet Celal’e öbür köylülerden bir karis daha yakindir. Konusmalariyla iyimser ve cahil olmasi göze çarpar. Düsünçe yapisiyla köylülerden farkli olmadigi izlenimi veriyor. Emine: Tipik bir Türk kizi. Ahmet Celal’a biraz sevgi göstermesine ragmen Mehmet Ali’nin kardesi Ismail ile evlenmistir. Bunun sebebi ise onun da köylüler gibi düsünmesidir ve Ahmet Celal’i yaban olarak adlandirmasidir. Köyün en güzel kizlarindan olan Emine zarifligi ve utangaçligi ile Ahmet Celal’in ilgisini çekmistir. Cahilligi ve bilgisizligiyle ne yapacagini bilemeyen Emine, halasina bagli birisidir. (2) Yakup Kadri Karaosmanoglu, Yaban, s, 276 5. ROMANDA YER VE ZAMAN “Yaban”da zaman olarak 1.Dünya Savasi’nin bitiminden (1918) Sakarya Zaferinin kazanilisina kadar (1922) olan süre alinir. Romanlarda genel olarak üç türlü zaman kullanimi vardir. Ileriye siçramali zaman kullanimi 2. Geriye siçramali zaman kullanimi 3. Kozmik zaman kullanimi. “Yaban”da ileriye siçramali zaman kullanilmistir. Bu süre 1918′den 1922′ye kadar oldugu için ileriye dönük denmistir. Roman, ani biçiminde yazilmistir. Yazar eserini Kurtulus Savasi siralarinda, Haymana ovasinin ortasinda Porsuk çayi kiyisindaki bir Anadolu köyünde yerlesen Ahmet Celal’in ani defteri olarak sunar. Nedeni bilinmemekle birlikte, köyün adi verilmemektedir. Giris bölümünde bunu söyle anlatir: (3) Garp Cephesi Kumandanliginin gönderdigi “Tedkik-i Mezalim Heyeti” o viranelerde, taslar altinda kömürlemis insan kemiklerini arastirirken bu kitabi teskil eden yazilari,ortasindan yirtilmis ve kenarlari yanmis bir defter halinde buldu.(3) (3) Yakup Kadri Karaosmanoglu, Yaban, s, 29 6. ROMANDA DIL VE ÖZELLIKLERI Yazarin dili zamanina göre bir aydin dilidir. Sonradan sadelestirerek Anadolu insaninin anliyabilecegi düzeye getirmistir. Bugün bile kitabin içinde kullanilmayan eski yabanci kökenli sözcükler vardir. Ama bu ilk yazildigindaki kadar degildir. Siradan bir kisi de bunu kolayca anliyabilir. Sik sik tasvirlerde uzun cümleler kullanmistir. “Onun, çok kere, küçük boz esegin tasiyamadigi en agir yükleri alnindan bir damla ter akmadan dimdik tasidigini görmüs ve tarlada, saatlerce belini dogrultmaksizin calistigina da sahit olmusumdur. ” -”Zeynep kadin, bir gün, bir komsu kavgasinda, paylasilmayan bir kocaman dibek tasini, husunetle teperek bir hamlede yere devirmisti. ” Yazar gene örneklerde de görüldügü gibi sik sik virgül isaretleri kullanmistir. Yakup Kadri, kisilerini verirken kaba bir tasvire girmez. Ayrintilar titizlikle seçilmis, anlatilan kisiyi yansitacak en tipik çizgiler kullanilmistir. Kisilerinin dis görünümüyle ilgili ayrintilarindan çok, kisiliklerinin disa vurumu olan davranislar anlatilmistir. Seyh Yusuf, Süleyman, Cennet gibi yan kisiler zaman zaman tanitilirken, serüvenleri islenir. Yapitin genel bütünlügüne bir canlilik kazandirirlar ve olay örgüsünü zedelemezler. (4) Çok basarili tasvirlerin yer yer yazarin baska bir romani olan “Erenlerin Bagi”ni hatirlatan atesli, çoskun bölümlerin ve keskin ruh tahlillerinin bulundugu eser, dünya edebiyat aleminin de dikkatini çekti. Alman basininda Yaban için su yazilmisti: “Bu tasvir, sarsici ve ihtirasli bir realistliktir. Ve kül renkli atmosfer o kadar içe giren bir güçle sekillendirilmistir ki, insan adeta azap duymaya basladigi zaman bile okumaga devam etmekten kendisini alamiyor. Bu çok enterasan romanin üslubu ve yapisi biçak kadar keskin bir zekanin hakim oldugu sarkli bir hikaye sanatiyla Avrupai kültür degerlerinin çok orjinal bir karisimini veriyorlar.” (4) Yakup Kadri ,Edebiyat-i Cedide dilinin etkisiyle yabanci sözcüklere ve yabanci dil kurallarina epey yer vermekle birlikte, 1.Dünya Savasi içinde kendine özgü bir üslup gelistirmistir. Yukarda da belirttigimiz gibi yazar kendi sagliginda, kendisi Yaban’i 11 inci baskisindan itibaren sadelestirmistir. Tasvir sanatini ustaca kullanmistir. “Askerlerin hepsi, toza topraga bulanmis derileri günesten pasli bakira dönmüs, sakallari diken diken uzamis, üst bas perisan bir haldeydi. Tam bir bozgun askeri!” Benzetme sanatini da iyi bir sekilde kullanmistir. Yukarda ki örnek tümcede bunu rahatlikla görebiliriz. (4) Yakup Kadri Karaosmanoglu, Yaban, s, 292 7. YABAN’IN TÜRK EDEBIYATI IÇINDEKI YERI (5) “Yaban” gerek Yakup Kadrinin romanlari içinde, gerekse Türk edebiyati tarihi açisindan ayri bir önem tasir. Yayimlandigi yildan bu yana da en çok tartisilan ve yazarini yücelten romanlarin basinda gelir. Bu, hem Türkiye tarihinin belli bir dönemine taniklik etmesinden, hem de bir tez romani olmasindadir. Nitekim ne zaman halk-aydin kopuklugundan söz edilse akla hemen “Yaban” gelecektir. (5) Önceleri, basindan beri kurtulus savasini destekleyen, sayginligini koruyan, romanciligini kanitlamis bir yazarin ürünü oldugu için övgüyle karsilanmistir. Getirdigi elestirideki dogruluk vurgulanir. Ama çok geçmeden Türk köylüsünü yanlis tanittigi, gerçekleri çarpittigi öne sürülecektir. Bu yargi aradan on yil geçtikten sonra geçersizlesir. Yaban 1942 de açilan CHP Roman Mükafatinda yayimlandiktan on yil sonra Sinekli Bakkal’in ardindan ikinci gelir. Yaban Yakup Kadrinin yazdigi romanlar arasindan köye yönelik tek eseridir. Konusu açisindan düsünüldügünde diger romanlardan farklidir. Ama Yaban sanatçinin romanlarinin olusturdugu bir zincirdir. Bir Sürgün, Kiralik Konak, Nur Baba, Hüküm Gecesi, Sodom ve Gomore, Yaban ve Ankara Türkiyenin son yetmis yillik döneminde yazilmis genis bir yapitlar toplulugudur. Örneklerde gördügümüz gibi Yazar realist oldugunu kanitlayabilmistir. Roman’in yazildigi yillara bakarsak bu bir basaridir. Türk Edebiyati’nda yazilan ilk gerçekçi, köy sorunlarina cesaretle egilebilen romanlardan biri de Yaban’dir. Bu roman mevsimlik degildir ve tazeligini, gerçekçiligini koruyan bir eserdir. Yakup Kadri’nin köye ve köylüye yaklasimi daha farklidir. Ona göre bu insanlarin sanki savasla hiç alakalari yok gibidir. “Askere çagrilma” olayi olunca savasla ilgilenirler. Milli Mücadeleye karsi köylülerin tavriyla Ahmet Celal’in tavri birbirinin tam karsitidir. Bozgundan sonra geri çekilen düsman askerlerinin yaptiklari zülum bile tepkiye yol açmaz. Köy halki bu durumu hosgörüyle kabullenir. Bir kolunu onlar için veren Ahmet Celal ise deliye dönecektir. Çoskun bölümlerin ve ilginç anlatimlarin bulundugu eser, dünya edebiyat aleminin de dikkatini çekti. Önce Max Schults tarafindan Almancaya, sonra Alessandra Scalar tarafindan “Terra Madrique” adiyla Italyanca’ya çevrildi. (6) Vedat Nedim Tör gerçegi dile getirdigi için Y.Kadri’yi alkislar. Bu romanda köy ve köylü çevresinde örülen “edebiyat maskesinin” alasagi edildigini belirterek Türk sanatçisina toplumsal bir görev yükler.(6) (5) Yakup Kadri Karaosmanoglu, Yaban, s, 13 (6) Vedat Nedim Tör, Kadro s,16,Nisan 1933 (7) “Bu romanda, yillar yili yüzüstü birakilmis olan köylü ile aydin arasindaki uçurum gösterilmek istenmistir.” 8.ROMAN’IN ELESTIRISI VE DEGERLENDIRMESI Romanda belirtildigine göre, sehirden gelmis her aydin, köylü için bir “Yaban”dir. Eserin birçok yerlerinde yukardaki örneklerde görüldügü üzere köylü-aydin iliskisi üzerine, roman sinirini asip makale sinirina giren ve yazarin kisiligini açikça ortaya koyan sahifeler vardir. Yazarin deyimiyle “hikayeyi bölük pörçük eden bu feryadimsi hutbeler” ve bu çesit olaylarla Yaban’in hemen her tarafi tiklim tiklim doludur. Bu tutum, realist bir eserde, roman teknigi bakimindan bagislanamayacak önemli bir kusurdur.(7) Ahmet Celal köylülerle kaynasip kendini yenilemek istemektedir. “Onlar gibi olmak, onlar gibi oturup kalkmak, onlarin diliyle konusmak. Haydi bunlarin hepsini yapayim. Fakat onlar gibi nasil düsünebilirim? gibi sorularla bunun bir yerde imkansiz oldugunu vurgular. Kisi ile toplum arasindaki uyum tek dis görünüsle olmaz. Kisi düsünce ve hissetme yönüyle ayni olmalidir. Romanin tezine bu açidan bakilinca degisik bir vurgulama ortaya çikiyor. Aydin ile köylü arasindaki uzakligin romanin tezi oldugunu ileri süren elestirmenler, bu kopuklugu, Osmanli döneminde oldugu gibi, yalnizca kültür ikilesmesinden dogan bir kopukluk gibi görüyorlar. Karaosmanoglu bunu da dile getiriyor kuskusuz, ama Yaban’da vurgulanan karsitlik, vatani kurtarmak için savasan ilerici aydinlarla Kurtulus savasi’na inanmayan gerici köylüler arasindadir. Ahmet Celal ile köylüleri ayri dünyalarin insani yapan, okumus kentli ile cahil köylü arasindaki farkli tutumlardir. Ne diyor Ahmet Celal? “Türk entelektüeli yedi devlete harp açmistir. Türkiye’nin karanlik semalarinda Mustafa Kemal adi bir safak yildizi gibi parliyor. Bunun etrafinda bazi peykler beliriyor, fakat inanilacak sey degil. Ben savasi istemeyenlerin arasinda yasiyorum. ” s(103-104) “Vatan delisi, millet divanesi” Ahmet Celal’in köylüler arasinda böylesine yapayalniz kalmasinin nedeni onlarla paylasamadigi bu idealdir. Durmadan bu tema’yi isler Karaosmanoglu. Daha önce askerlik yapmis oldugu için Ahmet Celal’a bir karis daha yakin olan Bekir Çavus ile de aralarinda söyle bir konusma geçer örnegin: -Biliyorum beyim sen de onlardansin emme. -Onlar kim? -Aha, Kemal Pasa’dan yana olanlar… -Insan Türk olur da, nasil Kemal Pasa’dan yana olmaz? -Biz Türk degiliz ki, beyim. -Ya nesiniz? -Biz islamiz. Elhamdülillah… O senin dediklerin haymana’da yasarlar. (s 200-201) Gerçi savasta dövüsenler, ölenler yine bu köylülerdir, ama onlar aydin subaylarin yönettigi bilinçsiz bir sürüdür. Ahmet Celal’a göre, yedi devlete savas açmis milliyetçi aydinlar var, ama gerçek millet yok. Onun için zafer kazanilirsa bile köylülerin degil de, topraklarin kurtulacagini söylüyor. (7) Cevdet Kudret, Türk edebiyatinda hikaye ve roman,s,166 Mustafa Kemal ve Yandaslari Kurtulus Savasi sirasinda kurtaricilik görevini üstlenmislerdir.Karsilarinda, onlara ve ulusa degil, Istanbul’da halifeye inanan kitle vardir. Köy halki gazete okumadigi ve dis dünyadan haber alamadigi için Mustafa Kemal’i tanimiyor. Ahmet Celal köyden geçen Kemalist subaylardan söz ederken “Bunlar bir ordunun alelade subaylari olmaktan ziyade yeni bir mezhebin öncüleri gibidir” der.Ahmet Celal’in kendisi de bir Kemalist degil mi? Ona inanmayanlar gibi onu düsman belleyip linç edecek hale gelmemis midir? Ama Isa kendisini çarmiha gerenleri bagislar çünkü onlar ne yaptiklarini bilemiyorlar.” Ahmet Celal’da, düsman köyü yakip yikarken, o “mahser gününde” köylüleri bagisladigini söyler çünkü “bunlarin hiçbiri ne yaptigini bilmiyor.” Romanin hemen hemen yarisindan itibaren savasla ilgili haberler, konusmalar ve olaylar ön plana çikarken buna kosut olarak Ahmet Celal ile köylüler arasindaki iliskinin niteliginde bir degisiklik göze çarpar. Türk köylüsü aydini yadirgiyor ve ona yaban! diyor. Çünkü bu iki insan arasinda asirlarin açtigi ve henüz kapanmayan korkunç bir uçurum vardir. Bu ayrilik onlarin dillerini, itikatlarini ve görenek tarzlarini da birbirinden ayirmistir. Türk aydinina gelince: O da Türk köylüsünü tanimiyor. Çünkü bu kalabalik asirlardan beri tabiatin ortasinda köylüyü unutmustur. (8) Disinden, tirnagindan artirarak besledigi, hükümetin sihhati için doktorundan, ahlak ve imani için mualliminden, bakimsiz topraklari için ziraatçisindan ve hayvanlari için baytarindan, yollarindan, elektiriginden ve suyundan istifade edememis ise kabahat kimin? Köylünün, duygusu basit, düsüncesi geri, dili islenmemis ise onu bu halde birakmis olarak suç sehirlinin degil midir?(8) Bütün yukaridaki saydigimiz seylerden yoksun olan köylünün sehirliden farkli olacagi kesin. Aydinlar bu köylü kitlesi için ne yapti? Yillarca köylüden faydalanarak ve onu dag basinda yalniz biraktiktan sonra simdi ne bekleyebilir. 1920 döneminde Türkiye 1.Dünya Savasindan çiktiktan sonra Kurtulus Mücadelesi’ni baslattigi zaman halk yorgun ve bitkin idi. Millet savas istemiyordu, tarafsiz kalmak onlar için hayat mücadelesi idi. Geri kalmisligin ve Ahmet Celal’i dislamalari o dönemde normal bir davranis olarak karsilanir. Çünkü onlar ne yaptiklarini bilmiyorlardi ve köylüler kendi aralarinda yapi itibariyla fazla gelisemediler. Köylerde okul olmadigi için insanlar okuyamiyor ve yazamiyordu. Eser, Milli Mücadeledeki köyü, kötü ve eksiksiz taraflari ile karsimiza getirirken, Türk köylüsü biraz abartilmistir. O dönemdeki köylülerin sosyal ve psikolojik yapilari ihmal edilmistir. Çatlak ve sabirli dudaklari, günesten yanmis uzun çehresi ve rengini atmis saçlari ile köylü yabanci istilaya karsi kin ve nefret içerisinde idi. Memleketteki sosyal ilerleyisin bir sonucu olarak, köylüler yavas yavas memlekete özlem duymaya baslamislardi. (8) Yakup Kadri Karaosmanoglu, Yaban, s,274 Yakup kadri’nin (Yaban), 1923′de yazilsaydi belki yakilabilirdi. Fakat on yil sonra, Karaosmanoglu’nun coskun bir içtenlikle destekledigi devrimlerin yapildigi yillardir. Gele neklerine ve Islam Ideolojisine bagli Anadolu halki ve köylüsü bu devrimleri benimsemis degildir. Barbarlarin Yiktigi Köyler Ahalisine adli ve 1922 tarihli köy hakkindaki yazida söz konusu köylü, Karaosmanoglu’nun gidip gördügü ve acisina saygi duydugu köylüdür. Yaban’daki köylü ise 1932 yilindaki Kadro’cu Karaosmanoglu’nun düsündügü ve herseyin önce tutuculugu ve gericiligin kaynagi olarak gördügü Anadolu köylüsüdür. 9. SONUÇ Bu tezin amaci köylü ile aydin arasindaki uçurumu Kurtulus Savasi gerçegi içinde dile getirmektir. Kurtulus savasini o sicakligi ile anlatan romanda kisiler rollerinde uygundur. Zaman kullanimi Türk romanlarinda en çok gördügümüz ileriye dönük bir zaman kullanimidir. Olay örgüsü klasik roman türü içinde belli dügümlerle birbirine iyi bir sekilde baglanmis bir romandir. Bu eserde sehirliye karsi düsmanlik hisleriyle dolu köylülerin hayati vardir. Bu güzel denilebilecek hiç bir hareketi, hiçbir sanati yoktur. Yaban’in bize tarif ve tasvir ettigi köylü, Orta Anadolu’nun bagri yanik topraklarinda kavrulup kalmis bir tek köyün halkidir. Fakat Yaban’i okuyan yabancilar ve hatta bir çok sehir insanlari diger köylülerimizin de böyle olmadigini bu eserin neresinden anliyabileceklerdir? “…Görüslerimi özetlersem, örneklerle gördük ki: a. Bu romanda, yillar yili yüzüstü birakilmis olan köylü ile aydin arasindaki uçurum gösterilmek istenmistir. Romanda belirtildigine göre, sehirden gelmis her aydin, köylü için bir “Yaban” dir. b. Yazar, romanda köy insaninin kendi iliskilerini ve toplumsal olaylar karsisindaki tavrini islerken, genellikle inandirici olabilmistir. Bunda, ortaya koydugu günlük olaylarin sunulusu kadar olayla ilgili kisilerin çizimindeki basarinin da payi vardir. c. Yazar, Sakarya savasindan sonra, düsmanin yakip yiktigi bölgelerde Heyet ile birlikte yaptigi bir inceleme gezisinde, gördüklerini hikaye ve makale biçiminde anlatmisti. Bunlar arasinda, Düsmanin yaktigi “Köyler Ahalisine” adli yazida köylü ile aydin arasindaki uzakliga deginen ve aydinin köylüyü yüzüstü birakmasindan yakinan sanatçi ayni konuyu Yaban romaninda islemistir. d. Roman, ani biçiminde yazilmistir. Olaylar bir Anadolu köyünde yerlesen Ahmet Celal’in ani defteri olarak sunulur. e. Yaban’da sive taklidi yapilmadigi zaman daha dogal görünen konusmalar kullanilir. Bunlarda kisilerin iç dünyalarinin belirtilme amacindan çok, durum ve günlük olaylarin yansitilmasi gözetilir. f. Ahmet Celal’in katilamadigi Kurtulus Savasi karsisindaki duyarligi, anilarina, dünya görüsüne bagli olarak verilirken, bireysel durumlari, içine kapanisi dengeli ruhsal çözümlerle yansitilir. g. Eserin bir çok yerlerinde köylü-aydin iliskisi üzerine, roman sinirini asip makale sinirina giren sayfalar vardir. Bunu önsözde kendisi de açiklayan sanatçi, “Yaban, bir objektik romani degildir. Bu, ne bütün manasiyla bir roman, ne bütün manasiyla bir sanat ve edebiyat isidir. Yaban, çölde bir feryattir.” der. h. Yaban Cumhuriyet Halk Partisi’nin koydugu roman armaganinda ikinciligi kazanmistir. Yaban’da dikkati çeken bir nokta da hayvan benzetmeleridir. Diger romanlarda karsilasmadigimiz kadar hayvanlara bu denli çok basvurulmustur. Bu köyün Insanlari “her biri kendi yuvasinda kunduza dönmüs” (Yaban,s,237). Yazarin burda amaci dogayla insanlari bütünlestirmekten çok, köylülerin ilkelligini, içgüdüleriyle yasayan hayvanlar gibi dogaya yakinliklarini vurgulamaktir. Hayvana en sik benzetilen iki kisi var romanda: Emine ile evlenen Ismail ve kurnaz Salih Aga. Romanda ilginç bir sekilde kullanilan doga ögelerinden biri de bitkiler. Bir karsitligi simgeleyen iki tür bitki var Yaban’da: kurulukla, çoraklikla, çürümüslükle çagrisim yapan bitkiler. Diger tarafta hayat, güzellik ve canlilikla çagrisim yapan bitkiler vardir. “Yetim boyunlarini” büken, “hazin hazin köklerine bakan”, “iki karis yükselmeden sararmis zavalli ekinler” (s 91,s 84) Dogadaki bu çorakligini yayginlastirmak için bu kez bitkilestirir köylüleri “Bu isirganlar, bu kuru ülkede “yabani ot gibi” bitmis kuru bitkiler olurlar. Yaban’in dokusunda kullanilan teknik, örneklerle verildigi gibi açikliga kavusmustur. Karaosmanoglu bütün romani boyunca kuru, hastalikli, pis ve çorak bir doga imgesi yaratmistir. Öbür taraftan çesitli yollardan köylüleri bu dogayla bütünlestirerek fizik planindaki nitelikleri moral plana da yansitmayi da basarir. Y.Kadri’ye göre köylü-aydin uçurumunun sorumlusu Türk aydinidir. Ama olaya derin açidan bakacak olursak Osmanli egitimi ve yönetimi büyük rol oynar. Köylü her zaman dag’da unutulmustur ve köylüyü egitecek, gelistirecek adim atilmamistir. Vergi toplanacagi zaman, köyleri sömüren bir yönetim vardi ve Osmanli döneminde bu böyle devam etti. Ta ki Kurtulus Savasi döneminde kültür ikilesmesi farki daha da büyütmüstür. Köylü bütün olaylar karsisinda duyarsizdir çünkü onlar düsünce itibariyla kendi aralarinda fazla gelisemediler. Insan çevre içinde yapi ve akil yönünden ilerleyebilir. Ahmet Celal ise çevre’nin genis oldugu Istanbul’da yetismistir. Köydeki çevre ise her zaman ayni ve degismeyen çevre oldugu için o yörenin halki Ahmet Celal’i “Yaban” olarak adlandiriyor. Köylüler suçsuzdurlar ve ne yaptiklarini bilemezler. Köylü, duygusunu, düsüncesini, elini anliyamadigi ve hayat sartiyla uyusamadigi için sehirliye yabanci diyor. Fakat sehirli için de duygusunu, düsüncesini, dinini anliyamadigi ve hayat sartlariyla uyusamadigi köylü yabandir. Kusur kimde? Köylünün duygusu, basit, düsüncesi geri dili islenmemis ise onu o halde birakmis olarak suç sehirli’nin degil midir? Köylüyü çaresiz, zavalli birakirken hiç bir merhamet ve sorumluluk duymamisdir. Günün birinde kolu ve kanadi kirilip da, köye isinamamis ise suç kimindir. Roman tek yönlü ele alinmistir. Aydin kendi bakis açisini ölçü olarak almis ve köylünün kendisine bakisini anlatmistir. Burada üzerinde durulmasi veya baska bir deyisle elestirilmesi gereken iki yön vardir. Öncelikle yazarin yaklasimi veya anlattigi olaylar objektif kriter olarak alinip genele maledilemez. Bütün köylüler yazarin anlattigi köylüler gibidir diyemeyiz. Romandaki yazarin köylüleridir. Onlar yazarin duygu ve düsüncesinin ürünüdür. Aydin ve köylü arasindaki uçurum sorunsali kitapta çok farkli ele alinmistir. Köylü suçlanmis , kötülenmistir aydin tarafindan. Köylü aydinin gözünde kötüdür, degersizdir. Ama bunun en büyük sorumlusu de aydinin kendisidir.
19 Oca
1.KİTABIN KONUSU:
Cumhuriyet inkılabı ile birlikte Anadolu’nun yeniden dirilişi konu alan bir kitap.
2.KİTABIN ÖZETİ :
Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun“ Ankara romanı ütopik bir romandır. Bu romanda yazarın özlediği, özlemini çektiği geleceğin Ankara’sı dolayısı ile Türkiye’sidir.
Cumhuriyet inkılabı ile birlikte Anadolu’nun yeniden dirilişi yeniden yapılanması gerekmektedir. Bu yeni yapı üzerine acil bir şekilde bina inşaa edilmelidir. Bunu yapacak olanlar ise dönemin idealist vatansever insanları olacaktır. Ankara romanında ise bunu gerçekleştirecek idealist insanların verdiği mücadele anlatılmaktadır. Bu idealist insanlar inkılap hareketini özümsemiş, milli şuura sahip karakterlerdir. Bu insanlar hayat serüveni içerisinde karmaşık yollardan geçerek romanın son bölümünde bir araya gelirler. Kendi hayatlarını geleceğin çağdaş, modern, öz benliği ile çelişmeyen maddi ve manevi varlığını kaybetmeyen, değerleri ile övünen yeni Türk toplumu yaratma mücadelesi içinde geçer.
Ankara romanı üç bölümden oluşmaktadır.;
Birinci bölüm : Sakarya savaşı öncesi ( 1922’ye kadar ).
İkinci bölüm : Cumhuriyetin ilanını izleyen yıllar ( 1926’ya kadar ).
Üçüncü bölüm : Cumhuriyet sonrasının 14 ve 20. Yılları (1937-1943’e kadar ).
Kısaca söylemek gerekirse romanın konusu bu üç dönemin Ankara’sıdır. Bu üç bölümdeki olaylar yazarın her bölümde ayrı bir kişilik olarak karşımıza çıkardığı Selma Hanım’ın çevresinde geçer. Selma Hanım’ın arayışı Ankara’nın arayışıdır. Yazgısı Ankara’nın yazgısıdır. Yaşamı da Ankara’nın yaşamıdır. Selma Hanım’ın ilişki kurduğu erkekler ise birer simgedirler.
Birinci bölüm: Kurtuluş Zaferi ile sonuçlanan, savaş yıllarındaki Ankara’yı kısa hatlarla açıklamaktadır. Romanın kahramanı olan Selma Hanım hayatını bu üç bölümde üç ayrı erkekle geçiriyor. Milli mücadele yıllarında bir banka şefinin karısıdır yerli bir Ankaralı olan Sungurluzade Ömer Efendi’nin kiracısıdır. Kocası Nazif’le Ankara’nın yabancısıdır. İstanbul’lu hanım için Ankara’da hayat tek düze ve sıkıcıdır, yoksulluklarla doludur. Ev sahipleri ile birlikte gündelik ev işleri ile meşgul olmaktadır. Boş zamanlarında Hatçe Hanım ve Halime Hanım ile sohbet eder. Bu sohbetlerinde gündelik Ankara hayatını tüm çıplaklığı ile gözler önüne serer. Daha sonraları Nazif Bey’in vekil arkadaşı Murat Beyle tanışırlar. Murat Beyler’le aile ortamı içerisinde karşılıklı davetlerde bulunurlar. Bu sırada binbaşı Hakkı Beyle de tanışırlar. Hakkı Beyle birlikte Etlik’te gezintiye çıkarlar. Bu dönemlerde Hakkı Bey’in milli mücadele ruhu ve azmi kendisini fazlasıyla etkiler. Hakkı Bey artık Selma Hanım için muzaffer bir kumandan, muhterem bir kahramandır. Bütün ümitlerin zafer’e bağlandığı, başka hiçbir şeyin ehemmiyetli olmadığı bu devirde, herkesin mütevazı bir hayatı vardır. Yalnız kocası Nazif Bey’in milli davaya bir erkekten beklediği heyecan ve alaka ile bağlanmadığını gören Selma Hanım yavaş yavaş kocası Nazif Bey’den kopmaya başlar. Erkân-ı Harp Binbaşı’sının fikir ve hareketlerine yakınlık duyar. Birinci bölüm Selma Hanım’ın binbaşının cazibesine kendisini kaptırdığı bir zamanda sonuçlanır.
İkinci bölümde Selma Hanım Nazif Bey’den boşanmıştır. Bu bölüm zaferden sonraki Ankara’dır. Selma Hanım eski binbaşı emekli Miralay Hakkı Bey’in karısıdır.
Ancak koşullar değişmiş değişen koşullar Cumhuriyet öncesinin kişilerini de değiştirmiştir. Hakkı Bey ordudan, Murat Bey vekillikten ayrılmışlardır. Artık bu iki insan yeni türeyen bir sınıfın üyesidirler. Vurguncu harp zengini şirket meclisi idarelerinde dolaşan, ecnebi gruplarla komisyon işleri yapmaya çalışan Hakkı Bey’in yeni yüzüyle karşılaşırız. Hakkı Bey milli idealleri bir tarafa bırakmış, maddi refah içerisinde sadece kendi hesabına çalışan, son derece alafrangalaşan Yenişehir garplılığı, batılı hayat tarzının kötü yanlarını almıştır. Bu zümreye göre artık halkçılık diye bir dava kalmamıştır. Selma Hanım bir süs çiçeği, bir zevk aleti gibi kısır ve avare yaşayıp gitmektedir. Her şey kendi dar çevrelerinden kendi acayip zevklerinden ibarettir. Her gece çay partileri ve balolar düzenlenir ecnebi iş adamlarıyla dans edilir. Eğlenceler tertiplenir. Bu bölümde halk ile bu zümre arasında nasıl doldurulmaz bir uçurum açıldığını, inkılabı böyle anlayanları, hep kendi lehlerine çekenlerin eleştirisi yer alır. Selma Hanım asıl halka lakayt kalıp acayip bir hayatın egoist zevklerine dalan yeni kocasından da uzaklaşır. Bu sırada muharrir olan Neşet Sabit genç kadını görmek için onların bazı alemlerine iştirak eder. Selma Hanım bu hayatın acılarını onunla paylaşır. Bu hayatın zavallı yüreğinde büyük ıstıraplar yarattığını, bu çıkmaz yoldan biran önce kendini söküp atmakla, kökten tedavi olmak gerektiğini anlar. Binbaşı Hakkı Bey’den boşanır. Bundan sonraki hayatında toplumsal hizmetlerin en değerlisi olan öğretmenlik görevine atılır.
Son bölüm yazarın hayalindeki Ankara’dır. Yazarın bu hayali Cumhuriyet’in Onuncu Yıl Dönümü Bayramıyla başlar. Gazi Mustafa Kemal’in Türk milletine hitabesi, bir devir başlangıcının, bir yeni sabahın ilk işareti gibi olmuştur. Türk milleti ilim, imar, iktisat, güzel sanatlar sahasında büyük bir gelişme içerisindedir artık Ankara’nın çehresi değişmiştir. Yeni stadyumlar, yeşil çimenli sahalar, büyük fabrikalar, büyük binalar , alaca halk yığınları ve coşkuyla kutlanan büyük bir bayram… Selma Hanım basına ayrılmış iskemlelerin birinde dinlenmektdir. Bundan sonra egoist bir zümrenin zevkine ve menfaatine karşı şiddetli matbuat hücumu başlamıştır. Tiyatro, şiir, edebiyat, karikatür, musiki, hep bize yeni hayatı söyler. Halk evleri, Toplumsal Mükellefiyet Teşkilatı yeni hayatın odakları olmuştur. Selma Hanım Neşet Sabit’le evlenmiş, bu iki insan yeni hayatın imar ve inşasında elele vererek büyük bir aşkla çalışıyor, yeni değerleri halk yığınlarına götürürler. Harf İnkılabı, Tarih Cemiyeti, Yüksek İktisat Enstitüsü, Halk Evleri gibi daha bir çok alanda büyük atılımlar, büyük yenilikler gerçekleşir. Selma Hanım ve Neşet Sabit bu on yıl boyunca mutlu bir evlilik yaşarlar. Fırsat buldukça Anadolu’nun muhtelif yerlerine seyahat eder, bu seyahatlerinde gördükleri yerlerin yeni çehresiyle karşılaşırlar. Anadolu toprağı, suyu, kırı, bayırı, dağı, taşıyla eşsiz güzelliğiyle cennetten bir parça gibi tasavvur ederler, bundan doyumsuz bir haz alırlar. Hele Pınarbaşı’nda düzenledikleri eğlencelerde halk ezgileri ve türküleri çalınır söylenir, sabaha kadar hoşça vakit geçirirler. Roman yazarın bu tasavvuruyla son bulur.
3.KİTABIN ANAFİKRİ:
İnsanların içinde bulundukları durum ne olursa olsun her zaman mücadele etmeleri gerektiği.
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Selma Hanım:İyi bir öğrenim görmüş haksızlıklara boyun eğmeyen vatansever, vatan sevgsi uğruna oradan oraya koşan; hep birşeyler arayan, aradığını bulamayan; azimli ve hoşgörülü, halden anlar, olgun bir kişidir.
Nazif Bey: İyi bir eğitim görmüş banka şefidir.Sessiz sedasız, vatanından çok canını seven bir kişidir.
Binbaşı Hakkı Bey: Milli mücadele yıllarında atılgan ve yiğit bir askerdir.Milli mücadele bitince tavır ve hareketlerinde değişmeler olur.Milli mücadele vurguncusudur, sömürücüdür, vurdumduymaz biridir.
Neşet Sabri Bey: İyi bir öğrenim görmüş, genç bir yazardır.Milli mücadelenin her yanında görev almış, gönülden desteklemiş, inkilabın yanıbaşında canla başla çalışan ; sorumluluğunu bilir; azimli, hoşgörülü halden anlayan bir kişidir.
Murat Bey: Kendisi Anadolu’nun bağrında yetişmiş, milli mücadelenin yanında yer almış, tutucu, kendi çıkarlarını herşeyin üstünde tutan bir insandır.Milli mücadele vurguncusudur.Milli mücadele sonunda zengin olmuş, harvurup harman savuran bir kişidir.Ailesi ile Avrupa’ya kaçmıştır.
Ömer Efendi ve Ailesi: Kültür düzeyleri düşük insanlardır.Kendilerinin ayıp saydıkları şeyleri başkaları yaparsa ayıp sayarlar.Kebdileri yaparsa olağan karşılarlar.Tutucudurlar.İş hayatında başarıdırlar.
Yıldız Hanım:Tiyatro sanatçısıdır.
Şeyh Emin: Dindar, tutucudur.
5.KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Kitap Cumhuriyet inkalabı sonrası durumu akıcı bir şekilde anlatıyor.
6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ:
Yakup Kadri Karaosmanoğlu
27 Mart 1889′da Kahire’de doğdu. İlköğrenimine ailesiyle birlikte gittiği Manisa’da başladı. 1903′te İzmir İdadisi’ne girdi. Babasının ölümünden sonra annesiyle yine Mısır’a döndü, öğrenimini İskenderiye’deki bir Fransız okulunda tamamladı. 1908′de başladığı İstanbul Hukuk Mektebi’ni bitirmedi. 1909′da arkadaşı Şehabettin Süleyman aracılığıyla Fecr-i Âti topluluğuna katıldı. 1916′da tedavi olmak için gittiği İsviçre’de üç yıl kadar kaldı. Mütareke yıllarında İkdam gazetesindeki yazılarıyla Kurtuluş Savaşı’nı destekledi. 1921′de Ankara’ya çağrıldı ve bazı görevler verildi.
1923′te Mardin, 1931′de Manisa milletvekili oldu. Bir yandan da gazeteciliğini ve roman yazarlığını sürdürdü. Kadro Dergisi 1932′de Vedat Nedim Tör, Şevket Süreyya Aydemir, Burhan Asaf Belge ve İsmail Hüsrev Tökin ile birlikte Kadro dergisinin kurucuları arasında yer aldı. Savunduğu bazı görüşler aşırı bulunduğu için Kadro dergisinin 1934′te yayımına son vermek zorunda kalmasından sonra Tiran elçiliğine atandı. Daha sonra 1935′te Prag, 1939′da La Haye, 1942′de Bern, 1949′da Tahran ve 1951′de yine Bern elçiliklerine getirildi. 27 Mayıs 1960′tan sonra Kurucu Meclis üyeliğine seçildi. Siyasal hayatının son görevi 1961-1965 arasındaki Manisa milletvekilliği oldu. 13 Aralık 1974′te Ankara’da öldü.
ESERLERİ:
Roman: Kiralık Konak, Nur Baba, Hüküm Gecesi, Sodom ve Gomore, Yaban, Ankara, Bir Sürgün, Panaroma, 2 cilt, Hep O Şarkı. Hikaye Bir Serencam, Rahmet, Milli Savaş Hikâyeleri. Anı: Zoraki Diplomat, Anamın Kitabı, Vatan Yolunda, Politikada 45 Yıl, Gençlik ve Edebiyat Hatıraları.