Kitap özetleri - Kitapözetleri - kitaplar - roman özetleri - hikaye özetleri - E Kitap - Kitap Oku
2 Mar
KİTABIN ADI :Yağmur Beklerken
KİTABIN YAZARI :Tarık Buğra
YAYIN EVİ VE ADRESİ :Ötüken Neşriyat A.Ş. Klodfarer Cad. 40/7 Divanyolu/ İstanbul
BASIM YILI :1987
KİTABIN KONUSU : Çok partili döneme geçişin halk üzerindeki etkileri.
KİTABIN ÖZETİ :
Cumhuriyet Halk Fırkası döneminde şirin bir Anadolu kasabasında halkın yararlanabileceği güzel bir park açılışı yapılır. Bu açılışla kasabalıların halk fırkasına olan güven ve sevgileri perçinleşir. Avukat Rahmi Bey kasabada büyümüş, küçük yaşta annesini ve babasını kaybedince hayatının sonraki dönemini amcası ve onun ailesiyle geçirmiş birisidir. Eşi ve iki çocuğuyla şirin kasabada sade ve huzurlu bir hayat sürmektedirler. Rahmi Beyin amcası Rıza Efendi kasabanın sevilen ve sayılan bir simasıdır. Bu güzel geçen günlere gölge düşürecek, bu mutlu insanların arasına kırgınlıklar sokacak bir gelişme olur. Gazi Paşa’nın bizzat kendi isteğiyle kurulacak olan yeni bir siyasi partiden bahsedilmeye başlanır.
26 Şub
Avrupa’daki Türk Korkusunu anlatan bir kitap daha
Kuşatan, kapıya dayanan, ele geçiren, muzaffer, hükmedici, kibirli ve mağrur…
Akıllı, muhteşem, disipinli, kararlı, acımasız ve hoşgörülü…
Tüm bu kavramların, Avrupa’ da aynı ortak düşman için, yani Türkler için telaffuz edildiğini ve ”korku”yla örülü bir ”literatür” oluşturulduğunu düşünürsek, tarihi amneziyle direnen, kolay kolay silinemeyecek, bir korku türü çıkıyor karşımıza: Türk Korkusu
Elinizdeki kitap, klasik ”yabancı korkusu” nun çok ötesine geçen bir ruhsal-siyasi durumun, XVI.yüzyıl Avrupası’ndan nasıl yaratıldığını, hangi araçlarla yayıldığını ve popülerleştirildiğini inceleyen, kısacası Avrupa’ da hüküm süren /sürmekte olan çok özel bir korku türünü hikâye eden bir çalışma.
Üstelik, bizzat korkuyu yaşayanların, ”korkanların” ağzından…kaleminden…
24 Oca
KİTABIN ADI :YAĞMUR BEKLERKEN
KİTABIN YAZARI :TARIK BUĞRA
KİTABIN ADI :Yağmur Beklerken
KİTABIN ÖZETİ : Cumhuriyet Halk Fırkası döneminde şirin bir Anadolu kasabasında halkın yararlanabileceği güzel bir park açılışı yapılır. Bu açılışla kasabalıların halk fırkasına olan güven ve sevgileri perçinleşir. Avukat Rahmi Bey kasabada büyümüş, küçük yaşta annesini ve babasını kaybedince hayatının sonraki dönemini amcası ve onun ailesiyle geçirmiş birisidir. Eşi ve iki çocuğuyla şirin kasabada sade ve huzurlu bir hayat sürmektedirler. Rahmi Beyin amcası Rıza Efendi kasabanın sevilen ve sayılan bir simasıdır. Bu güzel geçen günlere gölge düşürecek, bu mutlu insanların arasına kırgınlıklar sokacak bir gelişme olur. Gazi Paşa’ nın bizzat kendi isteğiyle kurulacak olan yeni bir siyasi partiden bahsedilmeye başlanır. Bu söylentiler yanında kasabadan partiye kimlerin olumlu bakıp katılacağı merakla gözlenmektedir. Kasabanın sevilen adamı avukat Rahmi’ ye teklif gelir. Bu teklifi kabul eden fakat kabul etmekle de birçok yakınını karşısına alan Rahmi’ zor günler beklemektedir. Aile yaşantısı ve hayat düzeni altüst olan Rahmi’nin bir de uğraşmak zorunda kaldığı kasaba halkı vardır. Başarısızlıkla sonuçlanan bu çok partili hayata geçiş denemesinin bu şirin Anadolu kasabasına getirdiği huzursuzluktan başka bir şey olmamıştır. Sonunda Ankara’da tanınan ve sevilen Rahmi’ ye vekillik teklif edilmiş ve hayatları zor da olsa eski günlerdeki gibi huzura kavuşmuştur. KİTABIN ANA FİKRİ : Şahsi menfaatleri toplum menfaatlerinden ileride tutmamak gerekir. KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:Rahmi Bey: kasabalının sevdiği, mütevazi bir hayatı olan bir avukat. Huzurlu ailesini eşine ve de iki çocuğuna borçludur. Hep iyi düşündüğü için herkes tarafından sevilir.Rıza Bey: Babası ve annesini kaybeden Rahmi Bey’ in amcası olarak onun küçüklükten beri en büyük yardımcısı olmuştur. Kasabada saygı duyulan ve de sevilen bir simadır.Kenan Bey: Rahmi’nin meslektaşı diğer bir anlamda da avukatlığı öğrendiği kişidir. Kasaba saygın bir yeri vardır. Yazar bu karakterler ve de kasabalı halkıyla çok partili döneme geçişte yaşananları yeri geldiğinde yöresel bir dille etkili bir şekilde anlatmış. YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ:HAYATI· 2 Eylül 1918’de Akşehir’de doğdu.· İlk ve orta öğrenimini Akşehir’de, lise öğrenimini ise İstanbul ve Konya’da tamamladı(1936).· İ.Ü. Tıp Fakültesi’nde iki, Ankara Hukuk Fakültesi’nde dört yıl okudu.· Akşehir’de Nasreddin Hoca gazetesini çıkararak gazeteciliğe başladı (1947)· 1947-1950 yılları arasında İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümüne devam etti. ancak 1951’de ayrıldı.· İstanbul gazetelerinden Milliyet (1952-56), Yeni İstanbul, Haber ve Haftalık Yol (ilk sayı: 14 aralık 1968) gazetelerinde fıkra yazarlığı, arada yazı işleri müdürlüğü yaptı; şimdi Tercüman gazetesi fıkra yazarlarından (8 haziran 1969 ) Oğlumuz adlı hikayesinin Cumhuriyet gazetesi hikaye yarışmasında (1948) ikincilik kazanması ve gene o sene Çınaraltı dergisinde yayımlanan ilk hikayeleriyle dikkati çekti; bir süre hikaye yazdı; sonra romana geçti· 1961’de futbol milli takımı ile Norveç, Almanya ve Moskova’ya gitti. Dönüşte intibalarını ‘Bir Köyden Bir Başşehre’ ve ‘Garingrad-Moskova Notları’ adlı röportajlarıyla belirtti. · Tanınmış yazarlarımızın (Mehmet Kaplan, Behçet Necatigil, Fazıl Hüsnü, Naim Tiralı, Mehmet Çınarlı, Yusuf Ziya Ortaç) hemen hepsi ile yakın ilgisi olmuştur.· Sanat sanat içindir prensibini benimser. insana , çevreye ve topluma gözlemci bir gözle değil, sanatçı bir gözle bakılması gerektiğini savunur.· Roman, hikaye ve piyeslerinin dışında edebiyatla ilgisi, tenkitler, bilhassa tiyatro tenkitleri, denemeler şeklinde olmuştur.· ‘Şiir eskimediği için vardır’ diyen Buğra yeni şiir anlayışına karşıdır.· 1994 yılında İstanbul’da öldü. ESERLERİ· HİKAYE KİTAPLARI;
Oğlumuz (1949)
Yarın Diye Bir Şey Yoktur (1952)
İki Uyku Arasında (1954)
Hikayeler (1969)· ROMANLARI;
Siyah Kehribar (1955)
Küçük Ağa (1964)
Küçük Ağa Ankara’da (1966)
İbiş’ in Rüyası (1970)
Firavun İmanı (1975)
Dönemeçte (1978)
Gençliğim Eyvah (1979)
Yağmur Beklerken (1981)
Yalnızlar (1981)
Osmancık (1983)
Dünyanın En Pis Sokağı (1989) · FIKRALARINDAN SEÇMELER;
Gençlik Türküsü (1964) · DİL VE EDEBİYAT ÜZERİNE;
Düşman Kazanmak Sanatı (1979)· DENEMELER;
Bu Çağın Adı (1990) · GEZİ;
Gagaringrad (1962) · OYUNLARI;
Ayakta Durmak İstiyorum (1966)
Dört Yumruk, Yüzlerce Çiçek Birden Açtı
Üç Oyun (Ayakta Durmak İstiyorum, Akümülatörlü Radyo, Yüzlerce Çiçek Birden Açtı 1981)
23 Oca
PART 1
Jacobs briefly explains influential ideas in orthodox planning, starting from Howard’s Garden city, indeed a set of self-sufficient small towns, ideal for all but those with a plan for their own lives. Concurrently, City Beautiful was developed to sort out the monuments from the rest of the city, and assemble them in a unit. Later Le Corbusier devised the Radiant City, composed of skyscrapers within a park. Jacobs argues that all these are irrelevant to how cities work, and therefore moves on to explain workings of cities in the first part of the book.
She explores the three primary uses of sidewalks: safety, contact, and assimilating children. Street safety is promoted by pavements clearly marking a public/private separation, and by spontaneous protection with the eyes of both pedestrians and those watching the continual flow of pedestrians from buildings. To make this eye protection effective at enhancing safety, there should be “an unconscious assumption of general street support” when necessary, or an element of “trust”. As the main contact venue, pavements contribute to building trust among neighbors over time. Moreover, self-appointed public characters such as storekeepers enhance the social structure of sidewalk life by learning the news at retail and spreading it. Jacobs argues that such trust cannot be built in artificial public places such as a game room in a housing project. Sidewalk contact and safety, together, thwart segregation and racial discrimination.
A final function of sidewalks is to provide a non-matriarchy environment for children to play. This is not achieved in the presumably “safe” city parks - an assumption that Jacobs seriously challenges due to the lack of surveillance mechanisms in parks. Successful, functional parks are those under intense use by a diverse set of companies and residents. Such parks usually possess four common characteristics: intricacy, centering, sun, and enclosure. Intricacy is the variety of reasons people use parks, among them centering or the fact that parks have a place known as their centers. Sun, shaded in the summer, should be present in parks, as well as building to enclose parks.
Jacobs then explores a city neighborhood, tricky to define for while it is an organ of self-governance, it is not self-contained. Three levels of city neighborhoods; city, districts, and streets, can be identified. Streets should be able to effectively ask for help when enormous problems arise. Effective districts should therefore exist to represent streets to the city. City is the source of most public money – from federal or state coffers.
Part 2
Given the importance of all kinds of diversity, intricately mingled in mutual support, part two of the book explains the conditions for city diversity or the economic workings that produce lively cities. First, districts must serve more than one primary function to ensure presence of people using the same common facilities at different times. Second, blocks should be short, to increase path options between points of departure and destinations, and therefore enhance social and as a result economic development. Third, buildings should be at varying ages, accommodating different people and businesses which can afford different levels of rents. Fourth, there should be a dense concentration of people, including residents, to promote visible city life. It is important that all of these four conditions are necessary to generate diversity, and absence of each one would result in homogeny and ultimately dullness.
Jacobs refutes the myths about disadvantages of diversity presented in orthodox planning. First she argues that diversity does not innately diminish visual order. Conversely, homogeny or superficially diverse-looking homogeneous areas lack beauty. Moreover, diversity is not the root cause of traffic congestions, which is caused by vehicles and not people in themselves. Lively, diverse areas encourage walking. Diversity is not permissive to ruinous uses- if defined correctly- either. A category of uses contributing nothing to a district’s general convenience, such as junk yards, grow in unsuccessful spots. In fact, to make these areas successful and thereby dispose of such ruinous uses, diversity should be enhanced. A second category of conceived ruinous uses such as bars and theaters are a threat in grey areas, but not harmful in diverse city districts. The final category includes parking lots, large or heavy truck depots, gas stations, gigantic outdoor advertising and enterprises harmful due to their wrong scale in certain streets. Jacobs suggests that exerting controls on the scale of street frontage permitted to a use would alleviate such a use.
Part 3
Part three of the book is designated to analyzing four forces of decline and regeneration in city cycles: successful diversity as a self-destructive factor, deadening influence of massive single elements in cities, population instability as an obstacle to diversity growth, and effects of public and private money.
Self destruction of outstanding successful districts occurs by ousting less affluent dwellers and businesses, to replace them with more affluent or profitable ones, probably as the multiplication of those already existing in that district. This not only erodes the variety of dwellers and businesses as the base for diversity in that specific district, but also has a cross-effect on the diversity of other localities by depriving them from such profitable businesses and affluent residents needed for mutual support. Massive single facilities such as railroad tracks, enormous parks, and college campuses create vacuums in areas immediately next to their borders because such areas (adjoining borders) are a terminus of generalized use. Jacobs suggests to figure out border-line cases, such as special park uses (chess or checker pavilions), in order to blend the border and the immediate neighboring area together and yet keep the city as city and the massive element (such as the park) as itself.
Population instability is the third factor in the life cycle of cities. For instance, the reason that slums remain slums is the unstable population of residents there, ready to get out when they have the choice. Therefore, Jacobs suggests that the real slumming process, as opposed to slum shifting through renewal projects or slum immuring practices of orthodox planning, is to make slum dwellers desire to stay and develop neighborhoods. This could possibly be done by gradual incremental monies which make continual improvements in the quality of lives of individual residents of slums.
The last factor is public and private money. Jacobs argues that money has its limitations, incapable of buying inherent success for cities lacking the success factors. She classifies money into 3 forms: credit extended by traditional, non-governmental lending institutions, money provided by government through tax receipts or borrowing power, and money from the underworld of cash and credit. Jacobs argues that despite the differences, these three kinds of money behave similarly in one regard: They shape cataclysmic, rather than gradual, changes in cities. She matches the cycles in city districts with these types of money: “First the withdrawal of all conventional money, then ruination financed by shadow-world money; then selection of the area by the Planning Commission as a candidate for cataclysmic use of government money to finance renewal clearance”. These cataclysmic monies, in the absence of gradual money, waste city districts which are indeed fit for city life and possess a potential for rapid improvements.
Part 4
Part four of the book is dedicated to effective tactics to actually improve city performance. These include: subsidized dwellings, attrition of automobiles as opposed to erosion of cities by cars, improvement of visual order without sacrificing diversity, salvaging projects, and redesigning governing and planning districts.
Jacobs suggests subsidized dwellings be offered to those who cannot afford normal housing. Unlike the current practice in which the government acts as the landlord, these people can and should be housed by private enterprises in regular buildings, not projects. The government guarantees a rent to the landlords. Tenants pay subsidized rents, calculated based on their income level, and the government pays the difference. This way, under circumstances that tenants’ incomes increase, they are not forced to leave, for their rents would be adjusted. Therefore, diversity would be enhanced by keeping those wishing to remain at their choice. Tenants might be encouraged to stay by letting them own the house gradually, after years of paying rents. Jacobs admits that there are potentials for corruption, but argues that corruption grows as the target of corruption remains unchanged. Thus, she suggests that methods of subsidized dwelling be revised and varied every eight or ten years.
Cities offer multiple choices. However, one cannot take advantage of this fact without being able to get around easily. Thus, accommodating city transportation is important, and this should not destroy the related intricate and concentrated land use. She proposes tactics of giving room to other desired city uses which compete with automobile traffic needs such as widening sidewalks for street displays which would narrow the vehicular roadbed and thereby automatically reduce car use, and traffic congestion. Jacobs argues that visual cohesiveness should not be regarded as a goal. She stresses the importance of the visual announcement that a high number of streets would make by picturing an intense life. On the down side, if such streets go on and on to the distance, the intricacy and intensity of the “foreground” appears to be repeated infinitely. Therefore the endless repetition and continuation should be hampered, by introducing visual irregularities and interruptions into the city scene, such as irregular street patterns with bends, special buildings, etc.
Finally Jacobs argues that cities are a problem of organized complexity. Unlike simple two-variable or disorganized-complexity problems of statistical randomness, problems of organized complexities are composed of numerous interrelated factors. Therefore, horizontal structures in city planning would work better than vertical structures, which aim at oversimplifying problems of such complexity.
20 Oca
KİTABIN KONUSU : Güneş ülkesinde dile getirilen konu; toplumsal bir düzen düşüncesidir. İşte bu kitap bu toplumsal düzeni dile getirmektedir. Yazar temel olarak bu kitapta; toplu halde yaşayan insanların amacının genel yarar olduğu, özel bir mal mülkün olmadığı, çalışmanın bir zevk haline geldiği bir düzenden bahsetmektedir. Bu kitapta yazarımız sosyalizmin temelini oluşturmaktadır.
KİTABIN ÖZETİ : Güneş ülkesi Campanella’nın günün birinde gerçekleşeceğini düşündüğü bir devlet tasarısıdır. Genel hatları ile campanella bu kitapta bütün kötülüklerin ve haksızlıkların kaynağını; insanın kendisinden başkasını düşünmemesinde, dünya malını benim senin diye paylaşmasında buluyor. Campanellaya göre; insanlar genel yarar kaygısından uzak oldukları sürece kendilerinden başkasını düşünmezler. Oysa; toplum halinde birbirlerine bağlanan insanların amacı genel yarar olmalıdır. Campanella bu kitapta; özel çıkarları kaldırdığımzda ortada toplum yararından başka birşey kalmayacağını ve bencil davranışların eninde sonunda toplum güçlerinin çatışmasına yol açacağına inanmaktadır. Onun için, Güneş ülkesinde herşey devlete ve genel yarara hizmet etmelidir. Bu da sosyalizmin temelini oluşturmaktadır.
Güneş ülkesinde dayanışma bilinci ve topluma yararlı olma isteği vardır. Bunun bir sonucu olarak da güneş ülkesinde özel mal mülk olmamaktadır. Campanella, Romalıların ve ilk Hristiyanlar zamanındaki rahiplerin yurtları ve toplulukları uğruna seve seve savaştıklarını ve mal mülk düşüncesinden uzak durduğunu gösterek bir gün Güneş ülkesinin gerçekleşebileceğine inamaktadır. Ayrıca Güneş ülkesinde çalışma bir angarya olmaktan çıkmış , bir zevk halini almıştır. Aylaklık ayıp yüz kızartıcı birşeydir.
Güneş ülkesinde mal mülk ortaklığının yanında, kadın ortaklığı da vardır. Güneş ülkesinde bu kadın ortaklığı Platonda olduğu gibi sadece yöneticiler için değil, tüm toplum içindir. Bu ortaklığın amacı; kan bağıyla herkesi birbirine sıkı sıkıya bağlamak, kıskançlıkların, kinlerin önünü almaktır. Ayrıca bunun temelinde Campanella’nın soyun üremesine ve çocuk eğitimine verdiği önemde yatmaktadır. Fakat; Güneş ülkesinde bu kadın ortaklığının birgün bırakılacağına inanılmaktadır.
Güneş ülkesinde en büyük yönetici bir başrahip olan Hoh’dur. Gerek dünya işlerinin , gerekse ahiret işlerinin başı odur. Yetkisi mutlaktır, verdiği yargılar kesindir, kimse ses çıkarmaz onlara. Hoh’un Güç, Akıl ve Sevgi adlı eşit yetkide üç yardımcısı vardır. Güç; barış ve savaşla ilgili bütün işleri yönetir, yani;askerlik işlerinde ki en yüksek yetkili kişi odur. Aklın görevi ise, serbest mesleklerin, bilim adamlarının, eğitim işlerinin ve okulların yönetimidir. Sevgi’nin görevi ise; üreme işleridir.
Ayrıca; Güneş kentte bütün diller öğrenilir. Dünya’nın dört bir yanına elçiler salınır; çeşitli ulusların töreleri, yolları, yasaları, tarihleri öğrenilir. Güneş ülkelilere göre, insanın bir evi, bir karısı, ve kendi çocukları oldu mu mal mülk derdine düşer. Bencillik bundan doğar, ve böylece Güneş ülkeliler bencilliğin amacını ortadan kaldırmakla onu yok etmişler ve yerine ortak yaşama sevgisini koymuşlardır. Onlara göre; yurt sevgisi, kişisel çıkardan vazgeçildiği ölçüde artar.
Güneş kentliler birbirlerine kardeş derler. Yirmiikisini aşanlara baba, bu yaştan aşağı olanlara da oğul denir. Gurur; onlarca kusurların en ürküncüdür. Gurur taslayan kimse en sert cezalara çarptırılır. Güneş ülkelilere göre, yoksulluk insanları alçaltır, serseriliğe götürür, onlarda yurt sevgisini azaltır. Zenginlikse; insanları gurura, cahilliğe, küstahlığa, palavracılığa, bencilliğe götürür. Oysa herşeyin ortak olduğu Güneş ülkesinde, herkes aynı zamanda hem zengin, hem yoksuldur. Zengindir; çünkü kent bütün ihtiyaçlarını karşılar. Fakirdir; çünkü kimsenin özel mal mülkü yoktur. Güneş kentliler mala mülke köle olmazlar, sadece yararlanırlar onlardan.
Güneş ülkelilere göre, dinliler dinden uzaklaşıyorsa, din kurallarının sıklığından değil, daha çok dinsizlerle düşüp kalktıkları, şan şeref peşine düştükleri, mal mülk sevdasına, ten isteklerine kapıldıkları için uzaklaşıyorlar.
Güneş ülkelilerin yemek bakımından uydukları kural şudur; bir gün et, bir gün balık, bir gün sebze yerler. Dördüncü gün, mideleri yorulmasın ve organizma güçsüz duruma düşmesin diye yeniden ete dönerler. Sindirimi en kolay besinleri yaşlılara ayırırlar. Amaçoğunluk, günde iki öğün, çocuklarsa doktorların öğütleri gereğince dört öğün yerler. Güneş ülkeliler genel olarak, yüzyıl yaşarlar, iki yüzyıl yaşayanlarda vardır.
Güneş ülkesinde cinsel istekleri aşırı olan bazı erkeklerin, tabiata aykırı yollara sapmalarını önlemek için, belli bir yaştan öncede kadınlarla yatmalarına izin verilir. Yalnız bu kadınların gebe, ya da kısır olması gerekir. Cinsel sapıklık yaparken yakalananlar, ağır cezalara çarptırılır. Bu ceza idama kadar gidebilir.
Güneş ülkelilere göre; savaşın amacı düşmanı yoketmek değil, daha iyi hale getirmektir. Devletin, dinin ve insanlığın düşmanlarına karşı acımadan savaşırlar. Güneş kent ordusunu, hepsi de savaş hilesi bakımından usta olan beş, sekiz ya da on komutan yönetir. Bunlar savaş işlerini görüşmek için toplanır ve aldıkları karara göre birliklerine kumanda ederler. Düşmanın önünden ilk kaçanlar ölüm cezasına çarptırılırlar. Ancak bütün ordu bağışlanmalarını ister, ve teker teker suçu paylaşırlarsa, ölümden kurtulabilirler.
Campanella yeni bir altın çağın doğacağına ve bunun da Güneş ülkesi gibi bir devlet düzeniyle gerçekleşeceğine inanmaktadır.
ANA FİKİR : İnsanların hiçbir zaman umutlarını kaybatmemelerinin gerektiğini, herşeyin dönüp dolaşıp eski yerine geldiği gibi, geçmişte yaşanan bazı güzelliklerin ileride de olabileceğini, insanların yararları, mutluluğu ve ahlakı paylaştığı zaman dünyanın bir cennet olabileceğini, azgın kör sevgiler yerine uyanık, temiz sevgilerin gelebileceğini, yalan dolan, bilgisizlik ve zorbalığın yerine, gerçek bilgi ve kardeşliğin gelebileceğini savunuyor.
KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER
Kitabın soru cevap şeklinde geçmesi, kitaba akıcı bir özellik kazandırmıştır. Ayrıca; yazar tarafından öne sürülen devlet düzeniyle ilgili, aklımıza gelen her soru yazar tarafından sanki önceden biliniyormuş gibi anında sorulup cevaplanıyor. Ayrıca; kitaptaki kişiler ve yerler hakkındaki tasvirler çok etkileyici bir şekilde işlenmiştir. En önemlisi vermek istenilen mesaj okuyucuya tam olarak verilmiştir.
TOMMASA CAMPANELLA
Tommasa campanella, düşüncelerini yirmi yedi yıllık hapis hayatıyla ödemiş bir düşünce kahramanıdır. Onun yaşadığı dönem, Avrupa katolik dünyasının parçalanmaya başladığı, modern dünyayı hazırlayan politik, ekonomik ve kültürel olayların oluştuğu döneme rastlar.
Campanella, İtalya’da Calabria bölgesinde Stilo kasabasında dünyaya geliyor. Daha küçük yaştan, üstün zekası ve okumaya olan aşırı tutkunluğuyla dikkati çekiyor. On üç yaşında çeşitli konular üstüne şiirler yazıyor, uzun uzun söylevler veriyor. On beş yaşında Cosenza dominiken manastırına giriyor ve orada Aquino’lu ermiş Augustinus’un Somma Theologica’sını defalarca okuyor. Çok geçmeden manastırda okumadığı eser kalmıyor. Bilgiye olan susuzluğunu bir şiirinde şöyle dile getiriyor: ‘Dünyanın bütün kitapları doyuramaz kafamın açlığını. Neler neler okumadım! Ama yine de kafamın açlığından ölüyorum… Anlayışım arttıkça, bilgim eksiliyor…’
Dinsel konulardan az zamanda bıkan campanella, felsefeye veriyor kendini. Büyük italyan filozofu Telesio’da aradığı önderi buluyor. Doğruyu kitaplardan çok, tabiatın gözleminde arayan Telesio’nun temel düşüncesi şuydu: Bilim soyut kavramlardan değil, gerçek varlıklardan yola çıkmalıdır; deney, bilimin başvurması gereken temel kuraldır.
Campanella yirmi iki yaşında ilk eserini yazıyor. Bu, Telesio’yu düşmanlara karşı savunmak ve Aristoteles felsefesini çürütmek amacıyla kaleme aldığı Philosophia sensibus demostratat’tır. Eser cizvitlerin saldırısına uğruyor. Sapkınlık ve büyücülükle suçlanan Campanella, Papa’nın emriyle Cosenza’dan ayrılıp Stilo’ya dönmek zorunda kalıyor. Stilo manastırında boş vakitlerini okumak, bilgisini arttırmakla değerlendiren Campanella, çok geçmeden ‘bu dar ve karanlık hapishaneden’ kaçıyor. On yıl, İtalya’yı baştan başa dolaşıyor. Venedik’te Galile’yle, daha birçok tarihçi ve filozofla tanışıyor. Uğradığı yerlerde, alışılmış düşüncelerle, kör inançlarla savaşıyor. İtalya’nın hemen bütün büyük kentlerini gördükten sonra, savaşkan ve kararlı, Stilo’ya dönüyor.
Campanella’nın hayat dramı burada başlıyor. 1600’larda bütün güney İtalya, İspanya’nın bir sömürgesi haline gelmişti. Özellikle Calabria bölgesi, din adamlarının elinde daha da yoksullaşmıştı. Bir yandan engizisyon vahşeti, bir yandan yoksulluk, toplumsal isteklere yol açmaktaydı. Kültür merkezleri olan kitaplıklar ve akademiler kapatılmıştı. Serbest düşünce manastırlarda barınabiliyordu ancak.
Yurdunu ispanyol boyunduruğundan kurtarmayı düşünen campanella bir ayaklanma tertiplemeye başlıyordu. Ama, ayaklanma önceden haber alınarak önleniyor ve bir Türk gemisine kaçmak üzere anlaştığı bir kayıkçıyı bekleyen campanella bir kulübede yakalanarak Napoli’ye götürülüyor. Atıldığı hapishanede korkunç işkencelere uğruyor.
Campanella’nın hapis hayatı 1626’da sona eriyor. İspanya kralı Philip’in ölümünden sonra(1621), papa Urbanus’un beş yıl süren çabasıyla serbest bırakılıp Roma’ya gidiyor. Çok geçmeden, pusuda bekleyen düşmanlarının saldırısına uğruyor ve Fransız elçisinin yardımıyla Fransa’ya kaçıyor. Kardinal Richelieu ve Louis’den yakınlık ve yardım gören Campanella ömrünün geri kalan kısmını Paris’te dominken manastırında sessiz ve rahat geçiriyor. 1639’da, yetmiş bir yaşında ölüyor.