K harfi | Kitap Özetleri,Kitap özeti,kitaplar,Kitap Oku,E-Kitap,Kitap İndir

Kitap Özetleri,Kitap özeti,kitaplar,Kitap Oku,E-Kitap,Kitap İndir

Kitap özetleri - Kitapözetleri - kitaplar - roman özetleri - hikaye özetleri - E Kitap - Kitap Oku

K harfi’ kategorisi için arşiv

Kerime NADİR-Zambaklar Açarken

KİTABIN ADI : Zambaklar Açarken

KİTABI YAZARI : Kerime NADİR

YAYIN EVİ ADRESİ : İnkılap ve Aka Kitap Evleri Kollektif Şirketi

BASIM YILI : 1980

1. KİTABIN KONUSU :

Kitap sorumsuz bir evladın karısına karşı olan sorumluluklarını üstlenmek zorunda olan bir babanın hikayesini anlatmaktadır.

2. KiTABIN ÖZETİ :

26 Mart günü hikayenin ikinci dereceden kahramanlarından olan Mete’den babasına;evlendiği ve karısının kaldığı hotelden alınması gerektiği ve baba Oğuz ALBATROS’un bu işle ilgilenmesi istemiyle bir mektup gelir. Bu haber üzerine baba Oğuz ALBATROS oğlunun mektupta vermiş olduğu adresten yeni gelinini almak üzere yola çıkar.Bu sırada da ağır bir yağmur ona eşlik etmektedir.Oğuz hotele girer ve 216 numaralı odada kalan Perran ALBATROS’la görüşmek istediğini söyler..Orada bulunan görevli 216 numaralı odaya telefon açar fakat telefona cevap veren çıkmaz.Bunun üzerine görevli Oğuz’a telefona kimsenin çıkmadığını ama isterse bir görevlinin onu odaya götürebileceğini söyler.Oğuz’un kabul etmesi üzerine odaya birlikte çıkmaya başlarlar ve Oğuz oğlunun gönderdiği mektubu bir kez daha okumak üzere cebinden çıkarır ve yürürken aynı zamanda gelen mektubu da okur.Kapıya vardıklarında görevli memurla birlikte “rahatsız etmeyin” yazısını görürler.Oğuz bu yazıyı görünce resepsiyona iner ve kendine bir oda ayırtır.Fakat o gece tek başına olduğundan sıkılır ve bir bara gitmeye karar verir.Yoldaki barlardan birine girer,en tenha köşeye oturur ve garsondan viski-soda ister.Geldiği bu mekan oldukça kalabalık ve gürültülüdür.Oğuz viskisini içerken ortam iyice kalabalıklaşır ve gençler daha da hareketlenmeye başlar.Bir süre sonra Oğuz’un deyimiyle “İsa kılıklı bir adam” sahneye çıkar ve açık seçik şarkılar söylemeye başlar.Fakat bu adam bu şarkıyı yalnız başına söylemeyecektir.Az sonra sahneye çok güzel bir sarışın çıkar ve çok iyi striptiz numaraları yapmaya başlar.Oğuz burada bir süre daha oturur ve hoteline geri döner.

Oğuz ALBATROS ertesi sabah erkenden kalkar ve hemen 216 numaralı odayı bağlamaları için resepsiyona talimat verir.Biraz sonra telefona peltek konuşmalı bir kız çıkar ve yarım saat sonra hotelin lobisinde buluşmak üzere sözleşirler.Oğuz bu söz üzerine hemen hazırlanıp lobiye iner fakat Perran biraz gecikmiştir.Perran geldiğinde ise Oğuz şaşkınlığını gizleyemez.O esnada Perran da aynı durumdadır.Çünkü Oğuz’un gelini Perran dün akşam Oğuz’un barda gördüğü ve izlediği kızın ta kendisidir.Aradaki tek fark kızın saçlarının siyah olmasıdır.Kız o gece sahneye perukla çıkmıştır.

Oğuz ve Perran tanışma faslından sonra Oğuzların çiftliğine gitmek üzere yola çıkarlar.Oğuz Perrana çok kızgındır ve yol boyunca sadece Perran tarafından sorulan sorulara cevap verir.Perran konuşmadığı sürece Oğuz da ağzını açıp bir tek kelime bile etmez.Sonunda çiftliğe ulaşırlar.Bütün herkes kapıda Oğuz ve Perranı gayet iyi bir şekilde karşılar.Biraz sonra evin hizmetçisi İclal Hanım Oğuz’a avukatının kendisini aradığını iletir.Bunun üzerine Oğuz da hemen avukatını arar ve kendisini neden aradığını sorar.Avukat;daha önceden Oğuz ve eşi Mediha’nın boşanmak için açmış olduğu davanın temyiz olduğu haberini vermek için aradığını söyler.

Oğuz odasına çekilip çalışmaya koyulduğu sırada Perran içeri girer ve konuşmaya başlarlar.Bu sohbet esnasında Perran kendisini tanıtmaya başlar.Babasını emekli öğretmen olduğunu fakat iki yıl önce öldüğünü,annesinin ise kendilerine bakmak için terzilik yaptığını söyler.Sonra Meteyle nasıl tanıştıklarını anlatır.Uzun bir sohbetten sonra akşam yemeğini yemek üzere aşağı kata inerler.Oğuz’un yemekte çok sevdiği bir arkadaşı vardır ve Oğuz onu herkese tanıtır.Fakat sonradan sofrada bir misafirin daha olduğu anlaşılır.Bu da Oğuz’un halası Tomris ALBATtır.Tomris ALBAT ünlü bir roman yazarıdır.Perran Tomris ALBATın tüm romanlerını okumuştur ve kendisine olan hayranlığını bir kez de yüz yüze dile getirme fırsatı bulur.Akşam yemeğinin konusu Oğuz ve Medihanın boşanma davasıdır.Tomris ALBAT hazır dava temyiz olmuşken;Oğuzdan,Medihayı aramasını ve eve dönmesini rica etmesini ister.Zor da olsa Oğuz bunu kabul eder.Ne Mete ne de Oğuz ALBATROS Perranın bu konuyu duymasını istememelerine rağmen hizmetçi İclal olayı Perrana anlatır.Sabah olayı artık öğrenmiş olan Perran bu konudan Oğuza bahseder.Oğuz bu konuyu yalanlar ve zor da olsa böyle birşeyin olmadığına Perranı inandırır.Kahvaltıdan sonra Oğuz ile Perran çiftliği gezmeye çıkarlar.Oğuz her yeri Perrana tanıtır hatta ormanı bile birlikte gezerler.Perranla Oğuz o günden sonra bütün günlerini birlikte geçirmeye başlarlar.Her gün gezip dolaşırlar,çok eğlenirler.İstanbula inip yemek yerler,müzikli yerlerde eğlenir ve akşamın bir vaktinde eve gelirler.

Günün birinde Oğuzun bazı işleri dolayısıyla İstanbula inmeleri gerekir.Ama önce Oğuzun yazısı temize çekilmelidir.Perran o işin kolay olduğunu,yarım saat içinde bitirebileceğini Oğuza iletir.Gerçekten Perran yarım saat içinde Oğuzun yazısını süratle yazar ve bitirir.Sonra yola çıkmak için hazırlanırlar ve yolculuk başlar.

Vardıklarında ilk önce basım evine giderler.Burada işleri bittikten sonra sıra öğle yemeğine gelir.Öğle yemeklerini de yedikten sonra Oğuz Perranı bir kuyumcuya götürür ve tek taşlı bir yüzük alarak kendisine hediye eder.Perran bunun üzerine hem şaşırır hem de çok sevinir.Sonra müzikli bir mekana gidip eğlenmeye başlarlar.Daha sonraki akşam yemeğinde alkolü fazla kaçırırlar ve eve dönemeyeceklerini anlarlar.Oğuz arabayı bir deniz kenarına çeker ve arabada sabahlarlar.

Sabah uyandıklarında ikisinin de başı çatlayacak derecede ağrıyordur.Eve dönemeyeceklerini ve en iyi seçimin Oğuzun halası Tomris ALBATın evine gitmek olacağına karar verirler.Eve vardıklarında Tomris çok şaşırır.Orada iyi bir uyku çekerler.Uyandıklarında da her şeyi Tomrise anlatırlar.

Günler böyle geçerken Oğuzun Ankarada bir işi çıkar.Bu şehirde bir iki gün kalmalıdır.Konuyu Perrana açınca Perran çok üzülür.Fakat Oğuz işlerini mümkün olduğunca çabuk bitireceğine dair söz verince Perran biraz olsun rahatlar.Oğuz Ankaraya gidince Perran tüm arkadaşlarını çiftliğe çağırır.Geçen günler zarfında çiftliğin altını üstüne getirirler.Oğuz çiftliğe telefon açtığında İclal Oğuza;Perranın arkadaşlarını eve çağırdığını,çiftliğin altını üstüne getirdiklerini,Japon balıklarının olduğu havuza girip hepsini öldürdüklerini,atların ahırına girip atları ürküttüklerini ve onları çatlayana kadar koşturduklarını anlatır.Oğuz şaşkınlıkla birlikte güler ve Perranın şimdi nerede olduğunu sorar.İclal de arkadaşlarını uğurlamak üzere gittiğini kendisine bildirir.Oğuz Ankaradan döndüğünde tamirat başlar ve Perran Oğuz ve İclalden özür dileyerek kendisini affetirmesini bilir.Artık Metenin İstanbula dönme vakti gelmiştir.Mete profesyonel bir futbolcudur ve olan tüm bu olaylar esnasında yurt dışında bir turnuvada görev almıştır.Meteyi ineceği uçaktan karşılamak üzere gidecekler arasında Albatros ailesinin çok yakın bir dostu olan Sabir,Perran ve Oğuz vardır.Uçak piste indiğinde Perran büyük bir sevinç ve heyecanla hoplayıp zıplamaya başlar.Mete uçaktan indiğinde büyük bir hayran kitlesi kendisini karşılar ve imza almak için sıraya girer.Sonunda Mete rötarlı da olsa Perranlara ulaşır.O sırada karşıda Mediha da görünür.Mediha da aynı uçakla İstanbula dönmüştür.Hep birlikte eve gidilir ve büyük bir sevinç içinde akşam yemekleri yenir.Bu sırada Mediha devamlı iğneleyici sözler söyemekte ve tedirginlik yaratmaktadır.Bu yemek esnasında Mete-Perran evliliğini kutlamak üzere Ayazpaşadaki evde büyük bir yemekli parti vermek üzere karar alınmış.

Ertesi sabah Oğuz kalktığında herkes kahvaltısını bitirmiştir.Sadece Oğuz ve Perran kahvaltılarını yeni yapıyorlardır.Oğuz bir süre oğlu ve gelinini pencereden izler.Daha sonra Oğuzu fark eden Perran Oğuzu kahvaltıya davet eder.Oğuz da onlara katılır.Kahvaltı esnasında telefon çalar.Arayan Metenin arkadaşlarıdır.Daha önce alınan Uludağa tatile çıkma fikrini hayata geçirmek üzere aldıkları kararları bildirmek için aramışlardır.Perran bu tatile gitmeyi hiç istememesine rağmen gitmek zorunda olduğunun bilinciyle hareket eder.Zamanı gelince yola çıkarlar.Bu arada Mediha da Ayazpaşada yapılacak olan partinin hazırlıklarına başlar.

Mete on beş gün sonra tatilden yalnız döner.Oğuz büyük bir merakla Perranın nerede olduğunu sorar.Mete babasına Perranla aralarında geçenleri anlatır ve Perranın İstanbulda bir arkadaşında kaldığını söyler.Ayrıca babasından gidip onu almasını da ister.

Oğuz Perranın yanına gittiğinde olanları bir de ondan dinlemek ister.Perran aralarında geçen her şeyi anlatır.Oğuzun yeni bir takımla anlaştığını,gideceği yeni yerde bir metresinin olduğunu ve o kadının da hamile olduğunu öğrendiğini söyler.Bunun üzerine Oğuz Perranı yemeğe çıkarır.Orada moral depolarlar ve geç saate kadar eve dönmezler.Eve vardıklarında ise fark ettikleri ilk şey Metenin yokluğudur.Mediha Metenin yeni bir takımla anlaşmak üzere evden çıktığını söyler.

Parti günü artık gelmiş olmasına rağmen Mete hala ortalarda yoktur.Parti başlar.Bu parti esnasında Perranın annesi ilginç bir gelişme olarak eve gelir.Fakat Perranın kedisinin geldiğini bilmesini istemez.Anne Perrana tıpkı Oğuzun kendisine armağan ettiği gibi bir yüzük hediye eder.Bu hediyeyi Oğuzun Perrana vermesini fakat Perranın,yüzüğün annesinden geldiğini bilmemesini ister.Perran da Uludağ’da Oğuzun hediyesini kaybettiğiden,Oğuz Perrana bir yüzük daha aldığını söyler.Perran bu duruma çok sevinir.Partiden sonra Mediha Oğuzu bir odaya çeker ve artık ilişkinin devam etmesini istemediğini,bir avukat tutup kendisinden ayrılacağını ve Metenin yanına gideceğini söyler.Mediha Oğuzun yanına gider.

Bir süre sonra Mete ve Mediha gittikleri yerden dönerler.Mete,Perran,Oğuz ve Mediha oturup herşeyi konuşmaya başlarlar.Bu konuşma esnasında çıkan bir tartışma üzerine Metenin Perrana atmak istediği tokat,Oğuzun araya girmesiyle Oğuza gelir ve Oğuzun suratı şişer.Bu olaylar üzerine Mete ve Mediha,Oğuz ve Perranı terk edip giderler.Oğuz Perrana kendisini asla yalnız bırakmayacağını söyler ve yeniden eskiden yaşadıkları güzel günlere birlikte dönerler.

Yine bu güzel günlerin birinde Oğuz ve Perran atları alıp ormana doğru bir yarışa çıkarlar.Yarış pınarın başında biter.Yarışın galibi Perrandır.Orada atların üstünde dinlenirlerken bir patlama sesiyle birlikte Perran attan düşüp yerde kalır.Perran vurulmuştur.Oğuz hemen Perranı kucağına alıp yola doğru koşmaya başlar.Bir kamyoneti durdurur ve Perranı hastaneye yetiştirmeye çalışır.Kamyonetin şoförü Perranın öldüğünü,isterse çabalamamasını Oğuza söyler ama Oğuzun vazgeçmeye pek niyeti yoktur.Hastaneye vardıklarında aynı şeyleri doktordan duyan Oğuz tam anlamıyla yıkılır.Perranın cesedini çiftliğe,odasına götürtür ve o cesetle birlikte odada kalır.Odadan çıkmak istemez.Bu arada olayları duyan Mete de çok üzülmüştür.Odaya giden Tomris ve Mete,Oğuzu kollarından tutarak polis ve jandarmaya bilgi vermek üzere alt kata indirirler.Polis bilinen şeyler dışında daha fazla bigisi olup olmadığını sorar Oğuza.Oğuz polis ve jandarmanın bildiği şeyler dışında bir şey bilmediğini söyler.Daha sonraları biraz düşünen Mete çiftlikte kendilerinden başka sadece Sabit’in olduğunu hatırlar ve hemen Meteyle birlikte Sabitin evine gidilir.Burada çok büyük tartışmalardan sonra Sabit Perranı vurduğunu kabul eder.Bununla da kalmayan Sabit;Metenin babasının Oğuz değil kendisi olduğunu söyler.Bunu duyan Mete iyice çılgına döner.Oğuzla Mete çiftliğe dönmek üzere yola çıkarlar.Sabit te gereken cezayı alır.

Her şeyi tekrar konuşan Mete ve babası aralarına hiçbir gücün giremeyeceğine dair söz verirler.Mete babasına kendisinden başka kimseye baba diyemeyeceğini ve yarıda kalan eğitimini tamamlamayacağını söyler.

Daha sonra Oğuz Perranın cenazesinin aile kabristanına defnedilmesi talimatını verir ve dediği olur.Perranın yeri artık aile kabristanıdır.Oğuz bununla kalmayıp her gün gelinini ziyaret edeceğine dair kendi kendine söz verir.O günden sonra aile bir araya gelir.Tek eksik artık Perrandır.

3. KİTABIN ANAFİKRİ :

Hayattaki zorluklar insanları nereye götürürse götürsün en büyük yıkım,aile içindeki ayrımlar ve küskünlükler sonucu gerçekleşecektir.

4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ :

I.Dereceden kahramanlar:

Oğuz ALBATROS:Ünlü bir oyun yazarıdır.İşinde gayet başarılı;kime nerede ve nasıl davranacağını bilen bir kişidir.

Perran ALBATROS:Oğuz-Mediha ALBATROSun gelini,Mete ALBATROSun eşidir.Perran gayet iyi niyetli,hoş,güzel,alımlı,eğlenmeyi seven,çılgın bir kadındır.Babası emekli öğretmenken vefat etmiştir.Annesi ise evin geiminin sağlamak üzere İzmirde terzilik yapmaktadır.

II.Dereceden kahramanlar:

Mete ALBATROS:Oğuz-Mediha ALBATROSun oğludur.Profesyonel futbolcudur ve aynı zamanda öğrenimine devam etmektedir.

Mediha ALBATROS:Oğuz ALBATROSun eşidir.Kıskanç,yapmacık tavırlı bir bayandır.

III.Dereceden kahramanlar:

Tomris ALBAT:Oğuz ALBATROSun halasıdır.Ünlü bir roman yazarıdır.Oğuza doğru yolu görmesinde yardımı ve desteği olmuştur.İyi niyetli ve işinde başarılıdır.

Sabir CEYLAN:Albatros ailesinin çok yakın bir dostudur.Albatrosların çiftliğinde kalma sebebi karısıyla kavga etmesidir.Eğlenmeyi,özellikle içki içmeyi seven biridirAyrıca Metenin esas babasıdır.

İclal hanım:Albatrosların hizmetçisidir.Çerkez soyundan gelen biraz yaşlıca bir bayandır.

Halim efendi:Çiftliğin bahçe işleriyle,kümesle,ahırla,atlarla ve diğer hayvanların bakımıyla ilgilenen görevlidir.

İbrahim bey:Evin aşçısıdır.

Zülfiye:Diğer işlere bakan hizmetçidir.

5. KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER :

Kitap son derece akıcı ve gerçek hayatta karşılaşılabilecek olayları anlatıyor.Okumaya başlandığında mola verilmesi bile zor olacak bir kitap.

6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ :

  • 0 Comments
  • Kategori : K harfi
  • Kerime NADİR-SUÇLU

    KİTABIN KONUSU:

    Müberra ile Müfit Ekrem arasında geçen aşk hikayesi anlatılmaktadır.

    ESERİN ÖZETİ:

    Gerçekte kimin suçlu olduğunu anlatmaya çalışan değişik sayıdaki hikayelerden meydana gelmiştir. Yaşadığımız ve duyduğumuz olaylar karşısında hepimizin bir yorum yapma alışkanlığı vardır. Çoğu kez bu olaylara dış etkenlerin veya vicdanımızın etkisi altında kalarak yaklaşır ve sonuca ulaşırız. Ama olaylara mantıklı bir şekilde yaklaştığımızda, aslında suçun kişilerin ihmarkarlığı yüzünden meydana geldiğini görürüz. Yani, suş ortaktır. Görünüşte suçlu olarak gözüken birinin, suçsuz olabileceğini, O’nu bu hale sokan etkenlerin suçlu olduğunu unutmamalıyız.

    İşte böyle bir olay. Kerime NADİR “BİR KAPRİS KURBANI” adlı hikayesinde, böyle bir olayı anlatıyor.

     

    BİR KAPRİS KURBANI

    Herhalde hem en üzgün, hem de en mutlu olduğumuz günlerden biri demezun olduğumuz gündür. Mezuniyet günü, bütün arkadaşlar sevinç göz yaşları ile bu günü yas törenine çevirmiştik. İçimizde en az üzgün, daha doğrusu mutlu gözüken Müberra idi. O herkezden farklıydı. O’nun yaşam felsefesi, hiç bir şeyi ciddiye almamaktı. Kederleri, piyanonun çıkardığı sesler gibi gelip geçici bulurdu. Şunu belirtmeliyim ki, Müberra çok güzel piyano çalan, harikulade sesi olan bir arkadaşımızdır.

    Beş yıl sonra O’na Ada’da gezinti yaparken rastladım. O eski halinden eser kalmamıştı. Yanında sevimli küçük bir kız çocuğu ve iri vücutlu esmer bir adam vardı. Beni görünce göz yaşlarına hakim olamayıp, hüngür hüngür ağlamaya başladı. Çok değişmişti. Zayıflamış, solmuş, yıpranmıştı. Beni köşküne davet etti. Müberra’nın gösterdiği bu yakınlığı ve samimiyeti sevinçle karşıladım. Böylece aramızda eskisinden daha iyi bir dostluk doğdu.

    Müberra üç yıl önce evlenmiş. Bir toptancı tüccarı olan kocasına ve küçük kızına çok düşkün görünüyordu. Fakat, günler geçtikçe Ondda tuhaf birşeyler sezmeye başlamıştım. Sanki mutlu değildi. Beni asıl şüphelendiren piyanosunu satmış olması ve müzikle hiç ilgilenmemesiydi. Bu durum beni çok üzüyordu.

    Bir Pazar sabahı plajdan dönüyordum. İskeleden büyük bir kalabalığın boşaldığını gördüm. Belki İstanbul’dan gelen bir misafir bulunur ümidiyle bir kenara çekilip, etrafa göz gezdirmeye başladım. Birden gözüme Müberra’nın kocası ilişti. Çocuğu ile birlikte bir yere telaşla gidiyordu. Yanında Müberra’nın olmaması, beni şüphelendirdi. Hemen Müberra’nın yanına gittim. Köşk çok sessizdi. Müberra’nın odasına girdim. O’nu bir yığın mektubu ağlayarak parçalarken gördüm. O’ böyle görünce öyle şaşırdım ki, teselli etmek için hemen boynuna sarıldım. Sonra bana olayın sebebini anlatmaya başladı.

    Okulu bitirdiği yıl hayatı çok güzelmiş. Bir gün İstanbul’dan gelen bir misafiri istasyona kadar götürmüştü. Eve yalnız başına dönerken, bir adam Mürebba’ya “Size hayranım, her gün pencerenizin altına gelip müziğinizi dinliyorum” demiş. Bu adam O’nu çok etkilemiş.

    Ondan sonra adam her akşam Müberra’ nın penceresinin altında O’nun müziğini dinliyormuş ve sonra mektubu bir taşa bağlayarak , pencereden içeriye fırlatıyormuş. Bu olay haftalarca sürmüş. Müberra artık o adama bağlanmıştı .

    Bir gün yaşlı bir adam Müberra ile görüşmek ister. Cebinden bir nüfus kağıdı ve bir evlenme cüzdanı çıkarır, Müfit Ekremin dört yıldan beri kendi kızıyla evli olduğunu söyler. Bu olaydan sonra Müberranın hayatı cehenneme döner. Artık daha ikindiden perdeleri sımsıkı kapar, piyanonun yanına bile yaklaşmıyordu. İşte o sıralarda bir tüccarla evlenir. Feryatların sebebi ise Müfit Ekremi bir gün önce vapurda görmesidir.

    Müfit Ekrem benim amcamın oğlu idi . Amma gerçekte durum farklı idi . Aslında Müfit Ekrem vicdansız bir genç değildi . O, aile baskısıyla kendisine layık olmayan bir kızla evlenmişti . Sonralar Münfit ayrılmaya kalktı , fakat kadın buna razı olmuyordu . Dava uzadıkça uzuyordu. O zamanlar Müfitin güzel bir kızı sevdiği ve ayrılır ayrılmaz. O, kız ile evleneceğini duyduk. O kızın sen olabileceğini hiç düşünmemiştim. Daha sonra bu kızın bir başkasıyla evlendiğini duyduk. Müfit bu ihanetin sebebini anlayamamıştı. Uzun hastalıklar geçirdi. Karısıyla boşandı. Göyüyorsun ki, hiç yokken hem kendini hem de Müfite yazık etmişsin.

    Müberre bunun üzerine bir kat daha kahroldu ve yasa devam etti.

     

    ANAFİKRİ:

    İnsanların sorunlarının nedenlerini tam olarak anlamadan iş yaptıklarında başına gelebilecek olaylar anlarılmak ısteniyor.

     

     

    KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRMESİ:

    Müberra: Dışarıdan her ne kadar da akılı gözükse de aslında o kadar da akıllı değildir. Çünkü olaylara at gözlüğü ile bakmaktadır. Hiç bir değerlendirme yapmadan sonuca varıyor. Sorunu çözmek yerine başka biri ile evlenmeyi kurtuluş sayıyor. Kendi sonunu kendi hazırlıyor.

    Müfit Ekrem: Sessiz, ağırbaşlı ve utangaç birisidir. Olayların üstüne cesaretle gitmiyor. Mürebba’nın ihanetinin sebebini öğrenmeden içine kapanıyor ve yaşantısını mahvediyor.

    Hikayede geçen olay günümü olaylarına yaklaşmada bize ışık tutuyor . çünkü pek çok ayrılığın sebebi karşılıklı anlayışın sağlanamamasıdır.

    KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER:

    KERİME NADİR, çok akıcı ve sade bir dil kullanmış, bu da okuyucunun onun romanlarını ve hikayelerini sıkılmadan okumasına olanak sağlıyor ve olaylar hakkındaki yorumu bize bırakması okuyucuya ayrı bir zevk verir.

    YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ:

    5 Şubat 1917’de İstanbul’da doğan Kerime Nadir ANZAK, 20 mart 1984’te öldü. Bebek Saint Joseph Sörler Okulu’nu bitirdi. Ayrıca özel eğitim gördü. İlk şiir ve öyküleri 1937’de Servetifünun-Uyanış ve Yarımay dergilerinde yayımlandı. Kadın kahramanlar üzerine kurduğu duygusal aşk ve serüven romanlarıyla çok okunan bir yazar oldu. Anılarını Romancının Dünyası (1938) adlı kitapta topladı. Başlıca romanları arasında Yeşil Işıklar (1937), Hıçkırık (1938), Seven Ne Yapmaz (1940), Gelinlik Kız (1943), Uykusuz Geceler (1945), Kahkaha (1946), Posta Güvercini (1950), Pervane (1955), Esir Kuş (1957) ve Sonbahar (1958) sayılabilir.

  • 0 Comments
  • Kategori : K harfi
  • KERİME NADİR-AŞK BEKLİYOR

    Annesini yeni kaybetmiş olan Cem, gaddar bir üveyannenin esiri olmuştu. Ne derse yapıyordu fakat buna rağmen dayak yemekten kurtulamıyordu. Babası ise ayyaşın tekiydi. Bu olaylara göz yumuyor,karısının ağzının içine bakıyordu.Hamit Cem’in üveyanası Hasna’nın isteklerini yerine getirmekten çocuğunu iyice unutmuştu. Hamit’in arkadaşı olan Rüstem Hasna’nın eski bir kırığıydı ve Hasna ile Hamit’in evliliğini hiç içine sindirememişti. Bir gün bir mahalle düğününde Rüstem Hamit’i bıçaklayarak öldürdü. Artık Cem’in ne anası ne de babası kalmıştı. Üveyanası bütün olayları onun üstüne yükledi ve iyice baskı yapıp çocuğu hayattan bıktırdı.Cem’e sadece Gülizar adında bir komşuları sahip çıktı. Gülizar muhtara haber verdi ve Cem’in eniştesi Hurşit Bey’in nerde olduğunu araştırttı. Artık Cem komşuları Gülizar Teyzeside kalıyor ve muhtardan gelecek haberi bekliyordu. Beklenen haber geldi:Cem eniştesi Hurşit Bey’in yanında kalacaktı.
    Cem, tam düğün günü eniştesine gitmişti. Ev kalabalık bir haldeydi. Eşini kaybeden Hurşit Bey,Canan adında çok genç bir kızla evleniyordu. Üveyana çilesi çeken Cem,Canan tarafından dışlanacağını sanıyorken tam tersi oldu ve ikisi çok iyi anlaştılar. Evde Hurşit Bey ve Canan, Cem, dadı, bahçıvan Şaban,evin hizmetçisi Dilber ve Canan’ın iki yaşındaki kızkardeşi Müjde yaşıyordu. Mutluydular. Cem yaşlarının yakın olması nedeniyle Canan ile çok iyi anlaşıyordu. İlk başlarda sade olan bu ilişki daha sonra çok büyük bir aşka dönüştü. Cem artık eniştesinin karısına aşıktı ve bu onu yiyip bitiriyordu. Hurşit Bey’in ortağı Sadık Bey’in oğlu Ekrem ve Kuzeni Ayten arasıra Cem’e uğrarlardı. Fakat o bunları hiç sevmezdi. Vaktini hep Canan ile geçirmek isterdi. Canan çok iyi piyano çalıyordu. Bir gün hocası onu ders için dağevine çağırdı. Ama bu öylesi bir çağırma değildi. Hocanın düşünceleri farklıydı. Cana dağevine vardığında evde ikisinden başak kimsenin olmadığının farkına vardı. Birden hoca Canan’ın üzerine doğru gitmeye başladı ve aralarında bir kovalamaca, bir boğuşma başladı. Boğuşmada hoca kafasına çekmeceye vurdu ve yere yığıldı,kafası kanıyordu. O ölmüştü. Canan ne yapacağını şaşırdı. Korkuyla dağ evinden fırladı,dışarıda fevkalade bir şekilde yağmur yağıyordu. Eve vardığında Canan sırılsıklam ve tir tir titriyordu. Hurşit Bey evde yoktu. Olayları ona anlatmama kararı aldılar. Gece yarısı eve polis geldi,Hurşit Bey şok olmuştu. O an canan bayıldı. Ama poliste onun suçsuz olduğunun farkındaydı. Canan şiddetli şekilde hastalanarak yatağa düştü. Menenjit olmuştu. Artık o ölüm döşeğinde gibiydi. Cem yemeden içmeden kesilmişti,herkes çok mutsuzdu. Bir gece Canan Cem’in ismini sayıklamaya başladı. Dadı onu çağırdı ve Cem koşarak odaya geldi. Birbirlerine aşklarını ilan ediyorlardı. Canan en son ‘Seni seviyorum Cem’ diyerek öldü. Bu olaya şahit olan Hurşit Bey kendinden geçti. Cem’i boğazlamamak için kendini zor tutuyordu. Dadı Hurşit Bey’i zar zor sakinleştirdi. Artık o evde Cem’in yerinin olmadığını düşünen Hurşit Bey,onu Fransa’da bir üniversiteye gönderdi. Artık eğitimini orda sürdürecekti ve yılda bir veya iki kez gelebilecekti eve. Her geldiğinde Müjde’yide yanına alarak bütün zamanlarını Canan’ın mezarının başında geçiriyorlardı. Cem’in Müjde’den başka hiç kimsesi yoktu. O da büyüdükçe ablasını anımsatıyordu. Aralarında bir elektriklenme olmuştu. Müjde,Cem abisine tapıyordu. Bir gün yemekte Hurşit Bey,tekresr gelmemek üzere Cem’i evden kovdu. Müjde onsekiz yaşındaydı ve çok güzeldi. Hurşit Bey onou ortağı Sadık Bey’in oğlu Ekrem ile evlendirmek istiyordu. Bu olay iki gönülü birleştirmek değil,milyonları birleştirmekti. Müjde’nin içi kanb ağlıyordu fakat hayır da diyemiyordu. Müjde’nin büyük yalvarmalarıyla Hurşit Bey Cem’e bir özür mektubu yazdı ve artık eve gelebileceğini söyledi. Cem de tam düğün vakti eve geldi ve gözlerine inanamadı. Müjde ile Ekrem evleniyordu.
    Ekrem evliliğe sadık gibi gözüküyordu fakat Ayten ile ilişkisi vardı. Bu Ekrem’e göre ilişkiydi. Çünkü Ayten’in zaten bir sevgilisi vardı ve amaçları zengin çocuğundan para sızdırmaktı. Ayten büyük isteklerine cevap veremeyen Ekrem,babasından da para alamayınca çareyi kayın babasının kasasını soymakta buldu ama Cem’e yakalandı. Boğuşmaya ev halkı uyandı ve Ekrem Cem’e şerefsizce iftira attı. Onun hırsız olduğunu söyledi. Cem koşarak evden uzaklaştı. Bu ilişkiyi bozmamak için gerçeği söylemedi. O zaten Ekrem ile Ayten’in ilişkisini de biliyordu. Aynı zamanda da kalbinden rahatsızdı,Fransa’da bir çok operasyon geçirmişti. Ama sırf Müjde’yi üzmemek için herşeyi saklıyordu. Çünkü onu çok seviyordu. Ayten’in sevgilisi,onun Ekrem ile ilişkisinden çok rahatsızlık duyuyordu ve en sonunda bir konserde Ayten’i vurarak öldürdü ve teslim oldu. Mahkemede bütün gerçekler,Ekrem ile Ayten’in ilişkisi,Cem’in hırsız olmadığı ortaya çıktı. Müjde Ekrem’den tek celsede boşandı. Ama bir türlü Cem’i bulamıyordu. Doktor Sedat’tan onun birhastahanede yattığını öğrendi. Eniştesini de alarak hastahaneye koştular. Müjde ile Cem en sonunda birbirlerine aşklarını ilan ettiler ve Hurşit Bey herşey için Cem’den özür diledi.

  • 0 Comments
  • Kategori : K harfi
  • Yakın tarihimize bir ışık tutmak maksadıyla Kazım KARABEKİR ’in varisleri tarafından onun notlarının toparlanmasıyla meydana gelen bu eser yakın tarihimizle ilgili bilinmeyen tartışmaları gözler önüne sermiştir.
    Kazım KARABEKİR 1939 yılından 1946 yılına kadar olan zaman içerisinde, T.B.M.M. içerisinde olan tartışmaları gözler önüne sererken, 2 nci Dünya savaşına girilip girilmeyeceği, girilecekse kimin tarafında olunacağı, büyük Dünya devletlerinin tarihinden gelen emellerini , bunları 2 nci Dünya savaşı ile nasıl gerçekleştirmek istediklerini, bu emellerden Türkiye Cumhuriyeti’nin nasıl ve ne kadar etkileneceğini anlatmaya çalışmıştır.
    Türkiye Cumhuriyeti’nin bulunduğu coğrafi konumun yanında, Türk milletinin tarihten gelen savaş tecrübesi, askeri alanda gösterdiği başarılar ve beraber savaşa girdiği müttefiklere verdiği sözleri tutma gibi özelliklerini bilen devletlerin kendi emellerini gerçekleştirmek maksadıyla, Türk milletini kendi saflarına çekmek için sarf ettikleri çabaları göreceğiz. Ayrıca, yazar eserinde tek partili sistemin demokratik sistem içerisinde yeterli doyumu sağlayamadığının, iktidar partisi içerisinde ele alınan konulardan partinin görüşülmesini istediği konuları meclise aks ettirdiğini, bu durumda meclisin ve kamuoyunun olayların gidişatında yeterince bilgilerinin ve etkisinin olmadığının altını çizmiştir. Bu eserde anlatılan dönemi iyi anlayabilmek için dönemin daha öncesine gidip olayları incelemek , dünya devletlerinin emellerinin ne olduğuna bakmak gerekir.
    2 nci Cihan harbinin ortaya çıkmasında etkili olan devletlerden biri de Rusya ‘dır. Öncelikle Rusya’nın tarihten gelen emelleri nelerdir onlara bakalım. Rusya Balkanlarda, siyasi ve askeri çıkarlarını elde etmek, sonra Kars Yaylası’na yerleşmek ve buradan da boğazlara hakim olup sıcak denizlere açılmayı istemektedir.
    Çarlığın, bu amaçlı istila siyaseti iki devreye ayrılır. Birincisi Almanların, Avusturya etrafında, ikincisi Almanların, Prusya etrafında toplanma zamanıdır. 1 nci Devrede Ruslar, İngiliz ve Almanlarla müşterek çalışmışlardır.2 nci devrede ise Almanlar, Rusları olduğu kadar İngilizleri de korkutmuşlardır. Daha sonra Kırım Harbinde Ruslar mağlup olunca Orta Asya’ ya döndüler, “ Boğazların anahtarı Asya steplerindedir” dediler. İlerleyen yıllarda Ruslar Almanlarla tek başına mücadele edemeyeceğini anlayınca, 1907’de İtilaf Üçlüsünü kurdular. Almanya’nın en büyük ideali ise Alman birliğini kurduktan sonra deniz aşırı ülkelere açılmaktır. Bunu küçük devletleri ele geçirmek veya müzahir yerleştirip, oraları Almanlaştırarak gerçekleştiriyorlardı.
    Dünya devletleri kendi emellerini gerçekleştirmek uğruna düşman gördükleri ülkelerle dahi anlaşmaya gitmekten çekinmemişlerdir. Büyük devletlerin tarihten gelen emellerini gerçekleşmesi uğruna küçük devletlere dost gibi görünüp onlardan yana bir takım anlaşmalara imza atabilirler, buna rağmen tek amaçları büyük ideallerini gerçekleştirmektir. Bu idealleri uğruna devletlerle gizli anlaşmalar yapmışlardır. Bu gizli anlaşmalar 2 nci Dünya Savaşı’nın başlama anına kadar devam etmiştir. Oluşan Almanya – İtalya – İngiltere – Fransa cephelerine karşı kimlerin onların yanında savaşa girmesi gerektiği, Türkiye Cumhuriyeti’nin savaşa girip girmemesi, girerse kimin tarafında olması gerektiği tartışmaları son ana kadar devam etmiştir.
    Savaşa girip girmeme ve yahut kimin tarafında girmesi gerektiği tartışmalarına etkisi olan sebeplerden biri de devletler arasındaki ikili anlaşmalardır. Örneğin Türkiye Balkan Paktı’na imza atmıştır. Rusya ile de yapılan anlaşma gereği 2 ülkeye hudut olan devletlerle herhangi bir anlaşmaya gitmeyeceklerdir. Bu durumda Rusya, Bulgaristan’a saldırırsa ne gibi siyaset izlenmesi gerekir .Türkiye Cumhuriyeti Akdeniz’de çıkarları doğrultusunda İtalya ile savaşa girerse müttefiki Almanya ile de savaşacak mıdır? Bu gibi konuların T.B.M.M.‘de tartışılıp karara varılması gerekiyordu. Almanya’nın, İtalya konusunda taahhüt vererek, kendi yanlarında savaşa girmemizi istemeleri, kamuoyunda, Almanya ile savaşa girilmesi üzerinde ağırlık kazanmıştır.
    Rusya ile İtalya ,İngiltere – Fransa – Almanya arasında patlak veren savaşa hemen girmeyip kendi menfaatleri için daha faydalı olacak zamanı beklemişlerdir.
    T.B.M.M.’de Kazım KARABEKİR ve bir grup milletvekilinin görüşleri şöyleydi. Büyük dünya devletleri, büyük ideallerini gerçekleştirmek için küçük devletlere dost görünürler. Onların bu amaçlarının bir aracısı olarak savaşa girmenin hiçbir mantığı olmadığıdır. Savaşa girilecekse bunun tek sebebi vatanı savunmak olmalıdır. Büyük devletlerden gerekli yardım, savaş başlamadan önce alınıp gerektiğinde vatan savunması için kullanılması lazım gelir.
    Harpte seferberlik ilan edildiğinde hep beraber, ayrım gözetmeksizin zengini, fakiri, adaletli bir şekilde vatan savunması için üzerine düşen görevi gerçekleştirmesi gerekir. Kazım KARABEKİR Paşa’ nın düşüncelerine göre, 2 nci Cihan Harbinde, asıl olan mesele; savaşın nasıl yönlendiği değil Türk milletinin emniyeti ve istiklalinin muhafazasıdır. Savaşta yapılması gereken şunlardır: Ruslarla gerektiğinde savaşmaktan kaçınmayacağımızı göstermek, sosyal yardıma hız vermek ve haksız zenginliği önlemek kadar haksız zarureti de önlemek gerekmektedir . Cephede ve cephe gerisinde, savaşın ağır şartlarını her Türk’ün eşit oranda paylaşması gerekir. Sulh zamanında savaş ekonomisinin esaslarını yerine getirmek gerekir. Kaynakların ve stokların savaşa göre hazır tutulması gerekir.
    Kazım KARABEKİR Paşa , dönemin hükümetine getirdiği eleştirileri eserinde şöyle sıralıyor: Seferberlik halinde iken ordumuzun ihtiyaçlarını karşılamak maksadıyla her şey vesikaya bağlanıyor. Fakat Fransa’da ekmeğin lokantalarda yüksek fiyatlarla satılması önlenemiyor, halk savaşa girmediği halde arpa karışımı ekmeği vesika ile alırken imtiyazlı insanlar Fransa’da ekmeklerle köpeklerini besliyorlar. Tam bu ortamda Yunanistan’a İsmet İnönü’nün emriyle 60 ton buğday satılıyor .Bu da hudutlarda daha sonra açlık baş göstermesine neden oluyor. Kısacası halk savaşa girmediği halde savaşa giren ülkelerden daha fazla savaştan etkilenmiştir.
    İngiliz sefiri, zamanın dışişleri vekili Şükrü SARAÇOĞLU’na Almanlarla siyasi, iktisadi ilişkilerin kesilmesini istediklerini bildiriyor. Şükrü Saraçoğlu, buna savaşa girmemizi isteseydiniz daha iyi olurdu diye cevap veriyor. Bu savaşa girebilecek durumda olduğumuzu gösteren bir cevaptır. Oysa Kazım KARABEKİR Paşa önderliğinde bir grup milletvekili savaşa girmememiz gerektiğini düşünüyor ve nedenlerini şöyle sıralıyor; Almanlarla 1 nci Cihan Harbinde Ruslara karşı savaştıktan sonra şimdi Ruslarla, Almanlara karşı savaşmanın anlamını halkta dahil olmak üzere kimse çözemiyor. Halk arasında barış zamanında yeterince hazırlık yapılmadığı için tüm yurdun elden gitmesi ve yok olması endişesi vardır.
    08.06.1942 günü Seyfi DÜZGÖREN, Recep PEKER gibi vekiller savaşa girmemiz gerektiği yolunda teklif verdiler. Bu teklif grubunda kabul olundu, fakat Kazım KARABEKİR ve aynı düşüncede olan bir grup milletvekili ağır tenkitleri sonucunda Almanlar sebebiyet vermedikçe savaşa girilmemesi konusunda teklifte bulundular. T.B.M.M.’nde bu teklif kabul edildi.
    03.04.1943 günü İsmet İnönü-CHURCILLE müzakere yapmak için Kahire’ ye gider. Aynı gün Kazım KARABEKİR Paşa savaşa girilmesi şart ise sıcak savaş yerine müttefiklere asker göndermeyi teklif ettiler. Yakın tarihimizde meydana gelen olayları günümüze kadar ulaştıran bu eserler, tek partili sistemin demokratik hayat içerisinde ne kadar yetersiz kaldığını gözler önüne sermektedir.

  • 0 Comments
  • Kategori : K harfi
  • KİTABIN ÖZETİ :

    Yakın tarihimize bir ışık tutmak maksadıyla Kazım KARABEKİR ’in varisleri tarafından onun notlarının toparlanmasıyla meydana gelen bu eser yakın tarihimizle ilgili bilinmeyen tartışmaları gözler önüne sermiştir.

    Kazım KARABEKİR 1939 yılından 1946 yılına kadar olan zaman içerisinde, T.B.M.M. içerisinde olan tartışmaları gözler önüne sererken, 2 nci Dünya savaşına girilip girilmeyeceği, girilecekse kimin tarafında olunacağı, büyük Dünya devletlerinin tarihinden gelen emellerini , bunları 2 nci Dünya savaşı ile nasıl gerçekleştirmek istediklerini, bu emellerden Türkiye Cumhuriyeti’nin nasıl ve ne kadar etkileneceğini anlatmaya çalışmıştır.

    Türkiye Cumhuriyeti’nin bulunduğu coğrafi konumun yanında, Türk milletinin tarihten gelen savaş tecrübesi, askeri alanda gösterdiği başarılar ve beraber savaşa girdiği müttefiklere verdiği sözleri tutma gibi özelliklerini bilen devletlerin kendi emellerini gerçekleştirmek maksadıyla, Türk milletini kendi saflarına çekmek için sarf ettikleri çabaları göreceğiz. Ayrıca, yazar eserinde tek partili sistemin demokratik sistem içerisinde yeterli doyumu sağlayamadığının, iktidar partisi içerisinde ele alınan konulardan partinin görüşülmesini istediği konuları meclise aks ettirdiğini, bu durumda meclisin ve kamuoyunun olayların gidişatında yeterince bilgilerinin ve etkisinin olmadığının altını çizmiştir. Bu eserde anlatılan dönemi iyi anlayabilmek için dönemin daha öncesine gidip olayları incelemek , dünya devletlerinin emellerinin ne olduğuna bakmak gerekir.

    2 nci Cihan harbinin ortaya çıkmasında etkili olan devletlerden biri de Rusya ‘dır. Öncelikle Rusya’nın tarihten gelen emelleri nelerdir onlara bakalım. Rusya Balkanlarda, siyasi ve askeri çıkarlarını elde etmek, sonra Kars Yaylası’na yerleşmek ve buradan da boğazlara hakim olup sıcak denizlere açılmayı istemektedir.

    Çarlığın, bu amaçlı istila siyaseti iki devreye ayrılır. Birincisi Almanların, Avusturya etrafında, ikincisi Almanların, Prusya etrafında toplanma zamanıdır. 1 nci Devrede Ruslar, İngiliz ve Almanlarla müşterek çalışmışlardır.2 nci devrede ise Almanlar, Rusları olduğu kadar İngilizleri de korkutmuşlardır. Daha sonra Kırım Harbinde Ruslar mağlup olunca Orta Asya’ ya döndüler, ” Boğazların anahtarı Asya steplerindedir” dediler. İlerleyen yıllarda Ruslar Almanlarla tek başına mücadele edemeyeceğini anlayınca, 1907’de İtilaf Üçlüsünü kurdular. Almanya’nın en büyük ideali ise Alman birliğini kurduktan sonra deniz aşırı ülkelere açılmaktır. Bunu küçük devletleri ele geçirmek veya müzahir yerleştirip, oraları Almanlaştırarak gerçekleştiriyorlardı.

    Dünya devletleri kendi emellerini gerçekleştirmek uğruna düşman gördükleri ülkelerle dahi anlaşmaya gitmekten çekinmemişlerdir. Büyük devletlerin tarihten gelen emellerini gerçekleşmesi uğruna küçük devletlere dost gibi görünüp onlardan yana bir takım anlaşmalara imza atabilirler, buna rağmen tek amaçları büyük ideallerini gerçekleştirmektir. Bu idealleri uğruna devletlerle gizli anlaşmalar yapmışlardır. Bu gizli anlaşmalar 2 nci Dünya Savaşı’nın başlama anına kadar devam etmiştir. Oluşan Almanya – İtalya – İngiltere – Fransa cephelerine karşı kimlerin onların yanında savaşa girmesi gerektiği, Türkiye Cumhuriyeti’nin savaşa girip girmemesi, girerse kimin tarafında olması gerektiği tartışmaları son ana kadar devam etmiştir.

    Savaşa girip girmeme ve yahut kimin tarafında girmesi gerektiği tartışmalarına etkisi olan sebeplerden biri de devletler arasındaki ikili anlaşmalardır. Örneğin Türkiye Balkan Paktı’na imza atmıştır. Rusya ile de yapılan anlaşma gereği 2 ülkeye hudut olan devletlerle herhangi bir anlaşmaya gitmeyeceklerdir. Bu durumda Rusya, Bulgaristan’a saldırırsa ne gibi siyaset izlenmesi gerekir .Türkiye Cumhuriyeti Akdeniz’de çıkarları doğrultusunda İtalya ile savaşa girerse müttefiki Almanya ile de savaşacak mıdır? Bu gibi konuların T.B.M.M.‘de tartışılıp karara varılması gerekiyordu. Almanya’nın, İtalya konusunda taahhüt vererek, kendi yanlarında savaşa girmemizi istemeleri, kamuoyunda, Almanya ile savaşa girilmesi üzerinde ağırlık kazanmıştır.

    Rusya ile İtalya ,İngiltere – Fransa – Almanya arasında patlak veren savaşa hemen girmeyip kendi menfaatleri için daha faydalı olacak zamanı beklemişlerdir.

    T.B.M.M.’de Kazım KARABEKİR ve bir grup milletvekilinin görüşleri şöyleydi. Büyük dünya devletleri, büyük ideallerini gerçekleştirmek için küçük devletlere dost görünürler. Onların bu amaçlarının bir aracısı olarak savaşa girmenin hiçbir mantığı olmadığıdır. Savaşa girilecekse bunun tek sebebi vatanı savunmak olmalıdır. Büyük devletlerden gerekli yardım, savaş başlamadan önce alınıp gerektiğinde vatan savunması için kullanılması lazım gelir.

    Harpte seferberlik ilan edildiğinde hep beraber, ayrım gözetmeksizin zengini, fakiri, adaletli bir şekilde vatan savunması için üzerine düşen görevi gerçekleştirmesi gerekir. Kazım KARABEKİR Paşa’ nın düşüncelerine göre, 2 nci Cihan Harbinde, asıl olan mesele; savaşın nasıl yönlendiği değil Türk milletinin emniyeti ve istiklalinin muhafazasıdır. Savaşta yapılması gereken şunlardır: Ruslarla gerektiğinde savaşmaktan kaçınmayacağımızı göstermek, sosyal yardıma hız vermek ve haksız zenginliği önlemek kadar haksız zarureti de önlemek gerekmektedir . Cephede ve cephe gerisinde, savaşın ağır şartlarını her Türk’ün eşit oranda paylaşması gerekir. Sulh zamanında savaş ekonomisinin esaslarını yerine getirmek gerekir. Kaynakların ve stokların savaşa göre hazır tutulması gerekir.

    Kazım KARABEKİR Paşa , dönemin hükümetine getirdiği eleştirileri eserinde şöyle sıralıyor: Seferberlik halinde iken ordumuzun ihtiyaçlarını karşılamak maksadıyla her şey vesikaya bağlanıyor. Fakat Fransa’da ekmeğin lokantalarda yüksek fiyatlarla satılması önlenemiyor, halk savaşa girmediği halde arpa karışımı ekmeği vesika ile alırken imtiyazlı insanlar Fransa’da ekmeklerle köpeklerini besliyorlar. Tam bu ortamda Yunanistan’a İsmet İnönü’nün emriyle 60 ton buğday satılıyor .Bu da hudutlarda daha sonra açlık baş göstermesine neden oluyor. Kısacası halk savaşa girmediği halde savaşa giren ülkelerden daha fazla savaştan etkilenmiştir.

    İngiliz sefiri, zamanın dışişleri vekili Şükrü SARAÇOĞLU’na Almanlarla siyasi, iktisadi ilişkilerin kesilmesini istediklerini bildiriyor. Şükrü Saraçoğlu, buna savaşa girmemizi isteseydiniz daha iyi olurdu diye cevap veriyor. Bu savaşa girebilecek durumda olduğumuzu gösteren bir cevaptır. Oysa Kazım KARABEKİR Paşa önderliğinde bir grup milletvekili savaşa girmememiz gerektiğini düşünüyor ve nedenlerini şöyle sıralıyor; Almanlarla 1 nci Cihan Harbinde Ruslara karşı savaştıktan sonra şimdi Ruslarla, Almanlara karşı savaşmanın anlamını halkta dahil olmak üzere kimse çözemiyor. Halk arasında barış zamanında yeterince hazırlık yapılmadığı için tüm yurdun elden gitmesi ve yok olması endişesi vardır.

    08.06.1942 günü Seyfi DÜZGÖREN, Recep PEKER gibi vekiller savaşa girmemiz gerektiği yolunda teklif verdiler. Bu teklif grubunda kabul olundu, fakat Kazım KARABEKİR ve aynı düşüncede olan bir grup milletvekili ağır tenkitleri sonucunda Almanlar sebebiyet vermedikçe savaşa girilmemesi konusunda teklifte bulundular. T.B.M.M.’nde bu teklif kabul edildi.

    03.04.1943 günü İsmet İnönü-CHURCILLE müzakere yapmak için Kahire’ ye gider. Aynı gün Kazım KARABEKİR Paşa savaşa girilmesi şart ise sıcak savaş yerine müttefiklere asker göndermeyi teklif ettiler. Yakın tarihimizde meydana gelen olayları günümüze kadar ulaştıran bu eserler, tek partili sistemin demokratik hayat içerisinde ne kadar yetersiz kaldığını gözler önüne sermektedir.

  • 0 Comments
  • Kategori : K harfi
  •